LUANDA

4 Haziranda geldiğim Angola’nın başkentinde sıkışıp kaldım. Luanda çevresinde görmek istediğim Kissama Game Park, Kalandula Falls, Kwanza River, Miradouro de Lua’ya gidebilmek için araç kiralamak veya bir gruba katılmak gerekiyor. Herhangi bir toplu taşıma aracı yok. Araç kiralamam ekonomik açıdan mümkün olamayacağı için sadece hafta sonu düzenlenecek olan turu beklemek zorundayım.

27 yıl süren ve 500 bin insanın ölümüne neden olan iç savaş 2002 yılında bitmiş olmasına rağmen izleri silinmemiş. Çok küçük ama çok zengin bir azınlık ile çok fakir büyük bir kitle birlikte yaşamaya çalışıyor. Bu kadar çok sayıda lüks cipi sadece ABD’de görmüştüm. Bu kadar çok sayıda fakir mahalleyi de burada görüyorum. Çöp dağlarının üzerine inşa edilmiş teneke mahalleler Luanda’nın her yerine dağılmış durumda. İnsanlar gergin, mutsuz, umutsuz ve yıpranmış. Fakir ve işsiz olan bir kısmı tehlikeli olabiliyor. Yalnız ve beyaz bir kadınsanız biber gazı tüpünüzü cebinize atıverin. Paranoya yok, sadece tedbir.  

Şanslıyım ki arkadaşımın evi şehir merkezinde ve bakanlıkların olduğu caddeye 50 metre uzaklıkta. Şehir merkezindeki binalar kötü durumda. Pahalı olduğu için sadece ofis olarak kullanılıyorlar ve bakım yapılmıyor. Arkadaşımın ofis-evi de bunlardan birisi. Şikâyet etmiyorum. Burada kalınabilecek düzeyde en ucuz otelin geceliği 100 USD.

İnsanların bir kısmı, özellikle şehirde çalışan Angolalı erkekler çok şık giyimli, takım elbiselerinin ceplerinde mutlaka bir mendil var. Giyimleri gayet düzgün olan insanların çöp içindeki teneke mahallelere girip çıktığını görünce insan şaşırıyor. Giysiler burada da yanıltıcı. Aslında nerede nasıl yaşadıklarına bakmak lazım. Burada seyir halindeyken araçların kapıları daima kilitli, jiplerin camları film kaplı, bir yerde durmak ve beklemek zorundaysalar araçtan inmiyorlar.

Luanda Tokyo’dan sonra dünyanın en pahalı ikinci şehri. Havaalanında aldığım telefon kartına ve taksiye toplamda 100 ABD doları ödedim: “Angola’ya hoş geldin işsiz güçsüz Gül.” Ertesi gün “black market” veya “black street” denilen sokak satıcılarından paramı çok daha yüksek bir değere bozduruyorum.

İşte bu sebeplerden dolayı Angola’ya turist gelmez, sadece birkaç tane aklıevvel gezgin gelir.

Luanda’da Kale (Forças), Antropoloji Müzesi, Tarih Müzesi, Kölelik (Escravatura) Müzesi vakit geçirmek için gidilebilecek yerler. Mussulu Adasında deniz-kum-güneş üçlüsü için bir gün ayrılabilir.

Konaklamak için en uygun, en düzgün ve en ekonomik otel deniz kıyısındaki Thomson House. Yarım adada ve ana cadde üzerinde, caddenin diğer tarafı sahil. Geceliği 100 USD civarı, kahvaltı dahil.

Ev sahibim Miguel Luanda’da yaşayan Türk arkadaşından bahsediyor. İletişim kuruyoruz. Babası Türk annesi Portekizli olan Bedri arabasıyla gelip beni alıyor ve şehri gezdiriyor. Yarımadanın diğer ucundaki Del Mar’da yemek yedikten sonra Musulu Adasına giden botların bulunduğu sahile gidiyoruz. Yarın buradan Musulu’ya gidip deniz, güneş, kum keyfi yapacağım. Bedri gerekli bütün bilgileri veriyor ve kaldığım yere bırakıp işine gidiyor. Dönüşte Thomson Hotel’e uğrayıp katılabileceğim bir grup var mı yok mu kontrol ediyoruz. Yönetici hanım birkaç gün sonra otele bir gezginin geleceğini söylüyor. İletişim bilgilerimi alıyor ve onunla kontakt kurmamı sağlıyor.

Norveçli Knut işine bir yıl ara vermiş ve Afrika’ya gelmiş. 11 aydır kara kıtada, yolculuğuna Fas’tan başlamış, batı Afrika ülkelerine ağırlık vererek en son Nijerya ve Kongo’dan Angola’ya geçmiş gözü pek bir Viking. Bir ara orduda sağlık hizmetinde çalışmış, 37 yaşında ve 140’tan fazla ülke görmüş. Galiba 40 yaşına basınca bütün ülkeleri ziyaret etmiş olacak. İşine ara veriyor, dönüyor çalışıp para biriktiriyor, tekrar yola çıkıyor. Norveç Kronu değerli bir para olduğu için birkaç ay çalışıp kazandığı para ile bir yıllık gezisini finanse edebiliyor. “Dönünce iş bulamam.” tedirginliği de olmadığı için gönül rahatlığıyla dünya kazan o kepçe dolaşıyor. “Hangi ülkeleri gördün?” diye sorulduğu zaman “Görmediklerimi saysam daha kolay olur.” diyor.

Cuma günü Eco-Tur’dan şoförlü araç kiralayıp Luanda’nın dışına çıkıyoruz. Anıt ve kölelik müzesinden sonra Miradoura de Lua’ya gidiyoruz. Kiremit rengi kaya oluşumları yol üstündeki bu bölgeyi çekici bir durak haline getirmiş. Öğle yemeğini Kwanza Lodge’ta yemek üzere Kwanza Nehri’ne hareket ediyoruz. Kwanza Lodge Kwanza Nehrinin Atlantic Okyanusuna döküldüğü noktada, sakin ve kaliteli küçük bir otel. Bu tip işletmelere genellikle Portekiz kökenliler sahip. Ne yazık ki nehrin bu bölümünde fazla yaban hayatı kalmamış, kaçak avcılar başta timsah olmak üzere birçok hayvanı avlayıp satmışlar. Eco-Tur’un sahibi Paul bir jest yapıp programda olmamasına rağmen bot turu organize etmiş.

Cumartesi günü Eco-Tur’un düzenlediği iki günlük geziye katılıyorum. Grup iki land roverdan ibaret. Japon bir çift, Amerikalı dört kişilik bir aile, bir Malezyalı, bir Nijeryalı, bir Güney Afrikalı, bir Norveçli ve bir Türk… Şoförlerimiz Güney Afrikalı ve Angolalı. Birleşmiş Milletleri Luanda’da toplayıp pikniğe götürüyorlar sanki. Ama hiçbirisi turist değil, hepsi petrol şirketlerinde çalışan yabancılar. Knut ve bana “sizde deli cesareti var” der gibi bakıyorlar. Çünkü biliyorum ki birçoğu burunlarını kapılarının dışına çıkarmıyorlar, bir yönden haklılar.

Geziden bir gün önce maillerimize uzun bir bilgi notu gönderiliyor. Dikkat etmemiz gereken bazı konular var ki bunlardan en enteresanı kırsal bölgelerde durmak zorunda kalırsak araçtan uzaklaşmamamız gerektiği. Çünkü iç savaş döneminde yerleştirilen mayınlardan bir kısmı temizlenmiş değil. Ana yollar, tali yollar tamamen emniyetli ama arazide mayınların olabileceği belirtiliyor.

Not: Luanda’ya yolunuz düşerse ve aracınız yoksa Eco-Tur ile iletişim kurmak isteyeceğinize eminim.

Paul’ün telefonu 00 244 944 438200

www.eco-tur.com

LOBİTO, BENGUELA, LUBANGO

Knut ile rotamız aynı olunca Namibya’ya kadar birlikte seyahat etmeye karar veriyoruz. Böylesi daha güvenli ve daha ekonomik. Luanda’dan uzaklaştığım için çok mutluyum. Hiç sevmedim, gasp girişimi olunca da şehirden iyice soğudum. 5 gün Lusaka’da, 5 gün Luanda’da mecburen kalınca tekrar yollarda olmak çok güzel.

İlk durak Lobito. Tavsiye üzerine AngoReal otobüs şirketinden bilet almıştık ama her yarım saatte bir duracağını bilseydik Macon Executivo’yu tercih ederdik. 7 saat sonra Lobito’dayız. Luanda’dan sonraki en büyük ikinci limana sahip olan Lobito küçük, sevimli bir şehir ama Angola’nın diğer şehirleri gibi bakımsız. Vakit kısıtlıysa direkt Benguela’ya geçilebilir. Knut vize başvurusu için gerekli olan otel rezervasyonunu önceden yaptırmış olduğu için HL Hotel Albergaria’ya gidiyoruz. Yorgunuz, herkes kendi odasına yerleşiyor hemen. Otel müdiresi Fernanda çok yardımsever ve güleryüzlü. Bir sonraki durağımız için otobüs şirketlerini arayıp bilgi alıyor, tren istasyonunu arayıp tren saatlerini ve günlerini öğreniyor. Şehirde arabasıyla küçük bir gezi düzenleyip nerede ne yiyebileceğimizi (otelde lokanta olmasına rağmen), nereye gidebileceğimizi, önemli binaları tek tek anlatıyor. Fernanda Afrika’nın diğer kadınları gibi çok çalışkan ve fedakâr. Çocuklarını Portekiz’e eğitim için göndermiş yarı Portekizli. Bir süre sonra kendisi de çocuklarının yanına Lizbon’a yerleşmeyi düşünüyor. Şehirdeki herkesi tanıyor, herkes de onu, sürekli şakalaşıp gülüyorlar. Sahilde rastladığımız arkadaşının da oteli varmış. Fiyatları öğreniyor. “Neden onun otelinde kalmıyorsunuz. Hem daha ucuz hem deniz kenarında, üstelik tekne turu da bedava!” Knut şaşırıyor: “Kendi otelin varken onun otelini mi tavsiye ediyorsun bize?” “Bu şehir hepimizin, hepimiz kazanmalıyız.” diyor Fernanda. Ertesi gün Transfforma Plaza’ya yerleşiyoruz. Hemen deniz kıyısında küçük bir motel, çatısında deniz manzaralı güzel bir lokantası var. Hevesle tekne turunu soruyorum. En az 5 kişi olması gerekiyormuş!

Lobito’da cazip fazla bir şey yok. Şehrin meydanına yerleştirilmiş Zaire adlı paslı gemiciğe çıkıp biraz “Kaptan dümende” ve Titanik pozları verdikten sonra koloni döneminde yapılmış Portekiz mimarisi evlerin önünden geçerek şehri ve sahili turluyoruz. Ertesi gün özel minibüs dolmuşlarla (chicken bus’lardan değil) bir saat uzaklıktaki Benguela’ya gidiyoruz.

Benguela ülkenin tatil kentlerinden olmasına rağmen bakıma muhtaç. Şehir içindeki kumsallar bembeyaz ve alabildiğince uzanıyor ama ne yazık ki çok kirli. O nedenle şehir içinde tur atıp ertesi gün yarım saat uzaklıktaki Bai Azul’da denize girmeyi tercih ediyoruz. Toplu ulaşım aracı olmadığı için taksi tutuyoruz. Kumsal harika, helva gibi yumuşacık, okyanus suyu serin, birkaç yerli aile ve birkaç çocuktan başka kimse yok. Deniz altını görmek istediğimiz için dalış merkezi arıyoruz ama ne internette bir bilgi var ne de halk böyle bir merkez biliyor.

Benguela’da kaldığım Nancy’s English School Guesthouse’un sahibi Nancy Amerikalı bir hanım. Küçük yerleşke içinde sınıflar ve odalar aynı alanda. Knut yine vize başvurusu için ödeme yapmış olduğu otele gidiyor. O otelde oda kahvaltı 16.000 kwanzaya kalıyor. Ben Nancy’de 7.500 kwanzaya. Burada internet ücretli, saati 1.000 kwanza, günlüğü 5.000 kwanza. Guesthouse çok mütevazı. Knut ise Mil Cidades’in odasını, kahvaltısını, havuzunu anlata anlata bitiremiyor, internetin ücretsiz olması da cazip.

O kendi otelinde havuz keyfi yapıp dinlenirken ben mütevazı odamdan çıkıp kıyıya doğru yürüyorum. Palmiye ağaçlarının süslediği kıyı caddesi gayet işlek. Her köşe başında, her ağacın altında guava, avakado, karpuz, mandalina, portakal, ananas satan bir kadın var. Sırtlarına bağladıkları çocuklarıyla gün doğumundan gün batımına kadar çalışıyorlar.

Kıyıda yürümeye devam ediyorum. El sanatları tezgâhlarını görünce hemen yaklaşıyorum. Angolalı hipiler, rengârenk giysili, kimisi Jamaika şapkalı kimisi yüksek tepeli kumaş şapkalı, saçları rastalı… Dikiş makinesi olanlar makineleriyle, diğerleri elleriyle sandalet dikiyor. Sandaletlerin büyük kısmını eski tekerlek lastiklerinden, diğerlerini ise inek derisinden imal ediyorlar. Çalışan erkek görmek ne güzel. Luanda’daki saldırıda hasar alan yol arkadaşım Davut’un yaralarını diktirmek için yanlarına gidiyorum. Elde sağlam bir dikiş atılıyor Davut’a. Terzi çok ciddi, hiç gülmüyor, konuşmuyor, bakmıyor. Ama Kongo (asıl adı Alberto) konuşmaya ve bir şeyler öğrenmeye meraklı. Yüzlerce soru soruyor bana, ben de ona. Ufak tefek bedeni, karışık sakalı, kirli rastalı saçları ve üzerine ne bulmuşsa giymiş hâliyle birçok insan için hiç tekin görünmeyen bu Angolalı hipi çok iyi İngilizce konuşuyor, felsefe yapıyor, çok nazik ve düşünceli; coğrafya, tarih ve ülke bilgisiyle de beni şaşırtıyor. Brezilya ve Portekiz’de bulunmuş, sonra Angola’ya dönmüş. Karaya vurmuş gemi iskeletine kadar bana eşlik etmesini rica ediyorum. Böylesi daha güvenli ve daha keyifli. Şu an kullanılmayan eski bir beton rıhtım/iskeleye geliyoruz. Köle ticareti yapan gemilerin buraya yanaştıklarını ve yüz binlerce Angolalıyı gemilere bindirip Amerika ve Avrupa kıtasına götürdüklerini anlatırken sesi ve yüzü gölgeleniyor. Gemi kalıntısında ve beton iskelede en iyi görüntü veren noktaları gösterip fotoğraf çekmeme yardımcı oluyor. Bir ara kıyıdakilerle konuşuyor. İlerideki balıkçı köyüne gitmememizi söylüyorlar. Gemi iskeleti âdeta bir sınır işlevi görüyor benim için. Bu tip köylerin ve mahallelerin kendi kuralları, kendi kanunları, kendi güvenlikleri var. Ve benim kabul görmeyeceğim aşikâr. Acıktım, kumların üzerine oturup çantamda ne var bakıyorum. İki dilim ekmek, THY uçağındaki yemekten aldığım zeytinyağı ve pul biber… Minik zeytinyağı paketini açıp ekmek dilimlerinin üzerine gezdiriyorum, pul biber de serptim mi mis gibi Türkiye tadı. Kongo da kadın satıcılardan hamur kızartması alıyor. Hiç tekin olmayan Angola’da, hiç tekin olmayan Atlantik Okyanusunun ıslattığı kumsalda, hiç tekin görünmeyen Angolalı bir hipiyle piknik yapıyorum. Ve aslında her şey çok tekin. Benim seyahatten kastım tam da bu işte!

Tezgâhlara geri dönünce satıcılardan birisi bana sandalet satmaya çalışıyor. Almayı çok istediğimi ama yola devam edebilmek için paraya ihtiyacım olduğunu söylüyorum. Kongo “Takas yapın.” diyor. Çantamdan giysi ve eşarp çıkartıyorum, satıcının hanımına veriyorum. Karşılığında sandalet alıyorum. Kadın mutlu, eşi mutlu olduğu için satıcı mutlu ve ben musmutlu.

Hava kararmak üzere, Kongo Davut’u sırtına atıp beni Nancy’s English School Guesthouse’a bırakıyor.  İngilizce öğretmeni Jurileine’e sözüm var, akşam 6’daki sınıfa katılıp öğrencilerle sohbet edeceğim. Her yaştan öğrencinin bir araya toplandığı sınıfta sohbete benim başlamamı istiyorlar. Nerede çalıştığımı, kaç yıl devlete hizmet ettiğimi, işimi bırakmaya nasıl karar verdiğimi, neden Afrika’yı seçtiğimi anlatıp sözü onlara veriyorum. Birkaç kişi hariç diğerleri çok utangaç. Yabancı bir dilde konuşurken hata yapmaktan korkuyorlar, benim de bir zamanlar korktuğum gibi. Onları konuşturmanın yolu hayallerini sormak. Tek tek soruyorum, utana sıkıla konuşmak zorunda kalıyorlar. Yaşasın kötülük! İş adamı olan ABD’ye yerleşmek istiyor. Genç erkeklerden birisinin hiç hayali yok. Kızlardan bir tanesi hiç düşünmemiş bile. Zorluyorum. 14 yaşındaki delikanlı şarkıcı olmak istiyor, kilise korosunda söylüyormuş, aksanı o kadar güzel ki bazen anlamıyorum. Tekrar soruyorum. Kendimi örnek olarak gösterip cesaret vermeye çalışıyorum. “Bakın, benim de İngilizcem mükemmel değil ama dünyayı geziyorum.” diyorum. Bir konuşmayı anlamadıkları zaman tekrar tekrar sormaktan çekinmemelerini, insanların çok anlayışlı olduklarını söylüyorum. Konuşmayı seven bir kızın hayali evlenip çocuk sahibi olmak. Türkiye’den bahsediyorum. “Nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyorum. “Evet biliyoruz.” diyorlar. “Haritada gösterebilene hediyem var.” diyorum. Evlenip çocuk sahibi olmak isteyen kız hemen haritaya koşup Türkiye’yi buluyor. Ona Türk bayrağı hediye ediyorum.

Ertesi gün Angola’daki son durağımız Lubango’ya gitmek üzere Macon otobüs şirketinin özel terminaline gidiyoruz. Executivo olduğu için durmaksızın 4 saatlik bir yolculuğumuz var. Televizyondaki Brezilya kanalında Muhteşem Süleyman’ı ve Hürrem’i görünce şaşırmadım değil. Angola’nın sinema ve tv programı yapımı endüstrisi yok, yiyecek, kıyafet gibi eğlence de ithal ediliyor. Terminalde kahve, çay, tost ücretsiz. Ayrıca otobüse binerken minik bir kutunun içinde bisküvi, gofret ve meyve suyu ikram ediliyor. Koltuklar çok geniş ve çok rahat. Terminalde Bruno ile tanışıyoruz. Hafif kilolu, gözlüklü, az saçlı, düşük sesle konuşan Portekiz kökenli bir Angolalı. Lubango’da oturuyormuş, muhasebecilik yapıyormuş. Angola’da gezdiğimizi söyleyince herkes gibi o da şaşırıyor. “Ne kadar cesaretlisiniz. Özellikle sen çok cesaretlisin Gül.” diyor. Yaptığımızın bize çok normal geldiğini söylüyoruz. Bizi Lubango’daki evinde kalmaya davet ediyor. Eşi ve çocukları Portekiz’de, ev müsait. Kabul ediyoruz tabii ki. Otobüse yerleşiyoruz. Chicken bus’lardan sonra bu konfor beni hemen gevşetiyor. Tam uyuyacakken Bruno “Gül, we have a problem.” diyor. Apollo 13 filmindeki “Houston, we have a problem.” cümlesi aklıma geliyor. Uzayda değiliz ama bazen Afrika uzaydaki yaşamdan daha zormuş gibi geliyor. Eşiyle konuşmuş ve eşi evlerinde kalmamıza izin vermemiş. “Eşim burada olsaydı benden önce o sizi davet ederdi ama uzakta olduğu için endişeli.” Çok mahcup olduğu her hâlinden belli, defalarca özür diliyor. “Eşin haklı, onun yerinde olsam ben de iki yabancının ben yokken evimde kalmasına izin vermezdim.” diyorum rahatlatmak için. Aslında izin verirdim o ayrı. “Sizi uygun, temiz ve güzel bir otele yerleştireceğim ve bir gece ödemesini ben yapacağım.” diyor. Kabul etmiyoruz tabii ki. Pensao da Guida’da konaklıyoruz. Bruno bizden gizli ilk gece ödemesini yapmış bile.

Ertesi sabah Bruno ve arkadaşlarıyla birlikte Hoque’ye gidiyoruz. Burada bir rahibe sokaklarda yaşayan kız çocuklarını evinde toplamış, bakımlarını sağlıyor. 7 yaşından 20 yaşına kadar 15 kadar kız çocuğuna yardım olarak erzak ve giysi götürüyorlar. Çocuklar bizi kapıda danslar ve şarkılarla karşılıyor. Kızlar Rosa Cake yapmışlar, gül şeklindeki kek . Ekip yardımları teslim edip danslara eşlik ettikten sonra köyden ayrılıyoruz. Bruno’nun aracında bizden başka bir de Lili var. Hemen öğle yemeğine Xyami AVM’sindeki yiyecek katına gidiyoruz. Bruno bize ödeme yaptırmıyor. Sohbet esnasında Knut’a soruyor: “Dünyadaki bütün ülkeleri gezdikten sonra ne yapacaksın?” Knut: “Çiftçilik.” İkimiz de gülüyoruz: “Sen asla bir yere yerleşemezsin.” Bruno’nun da benim de aklıma hepimizin bildiği normal mütevazı bahçeler geliyor. Knut “Anne babamın arsasının yanında küçük bir arazi satın aldım. Oraya yerleşeceğim.” diyor ve fotoğrafları gösteriyor. O da ne? Fiyort manzaralı, yemyeşil, çiçekli bir tepedeki arazinin ortasında renkli sevimli bir İskandinavya evi. Bu kadarını beklemiyorduk. Bruno ve benim aklımıza ilk gelen kıraç toprak parçasıyla bu arazi arasında fersah fersah fark var. Öyle bir yere ben bile yerleşip maydanozların büyümesini bekleyebilirim.

Yemekten sonra Namibe yolu üzerindeki Leba Road’u görmeye gidiyoruz. Yılan şeklinde kıvrıla kıvrıla tepeden aşağıya doğru inen bu enteresan yol Lubongo’dan Namibe’ye kadar gidiyor. Ardından Tundavala Vadisinde güneşi batırıyoruz. Görüntü enfes. Luanda’da benim için sıkıntılı başlayan gezinin son durağı muhteşem oldu. Biz mest olmuş hâldeyken “Daha bitmedi, sizi bir yere daha götüreceğim, bayılacaksınız, ama çabuk olun, hava kararmadan görmenizi istiyorum.” diyor. La Chalet… Ormanın içinde minik bir ev-kafe. Ve hangi ürünüyle meşhurmuş biliyor musunuz. Yoğurt… Üstelik bizim Kanlıca yoğurdu gibi şeker döküp yiyorlar. Yoğurt haricinde peynir de satılıyor. Bruno bize yolluk almak istiyor. Kabul etmiyoruz, yurt dışında iki çocuk okutuyor sonuçta. “İzin verin sizi ağırlayayım. Kendi hayallerimi gerçekleştiren iki kişiyle karşılaştım bu küçük şehirde, elimden geleni yapmama izin verin.” Bir yol meleği daha!

Otele dönüyoruz. Bruno beni gece otobüsü için terminale bırakmaya tekrar geliyor. Sabah Oshikango sınır kapısında olacağım ve Namibya’ya geçeceğim. Knut bir gece daha otelde uyumak istiyor. Onun sonraki durağında bir gece yolculuğu daha var. “İki gece yolculuğunu bünyem kaldırmaz.” diyor. Ben hem Ankara’daki gece çalışmalarından hem de Afrika’daki uzun yolculuklardan dolayı alışkınım. Bende amele ruhu var galiba. Luanda’daki Miguel “Asker gibisin.” demişti.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.