Bıraktım!!!

Bıraktım!!!

Bı-rak-tım… Kötü alışkanlıkları, sigarayı, içkiyi, kumarı, gece hayatını, eşi, çoluk çocuğu değil. Onlar zaten yoktu. Köleliği, insanı insanlığından çıkaran, varlığını yokluk hâline getiren çalışma hayatını, cenderesine aldığı herkesi aynı kalıba sokan memuriyeti, küçük dünyaları ve büyük hırslarıyla eşsiz sorunlar yaratanları…

Ekonomideki TEFE-TÜFE dengesinden sağlık sistemindeki sorunlara, tarım zararlılarından helikopter isimlerine, falanca devletin meclis başkanının adının nasıl yazıldığından Osmanlıca tamlamalara, jiu jitsu sporcularından haymatlosların sorunlarına, LIBOR’dan tutun resesyonun sebeplerine, Maastricht kelimesindeki sessiz harflerden masumiyet karinesi ile masuniyet karinesi arasındaki farka kadar birçok şeyi biliyordum ama hiçbiri bir araya gelip bir bütünü oluşturmuyordu. Beynim bilgi çöplüğü olmuştu. İçindeki hiçbir şey ıssız bir adaya düştüğüm zaman hayatımı kurtaracak türden de değildi üstelik. Yine bir gece sabaha karşı iş yerinde merdivenlerden inerken milyonuncu kez olduğu gibi bir kez daha kafama dank etti. “Ben fil yıkadım, fil! Burada ne işim var!’

Eşyalarımı, giysilerimi, ayakkabılarımı, tencere tabağımı elden çıkardım. Çeyizimi sattım. Anneme söylemeyin! Evimi mobilyalı kiraya verdim, işten ayrıldım, uçak bileti aldım. Tek yön!

Metaya olan bağımlılığımdan birkaç sene önce kurtulmuştum. Şaşıracaksınız belki ama bir hanım olarak yıllardır alışveriş yapmıyordum. Düzenli iyi bir maaşım, gardıroplar dolusu giysim vardı ama yine de özgür değildim. Kendimi sistemin kölesi olarak görüyordum. Aklım uzaklarda, kendime ait olmayan bir hayat yaşarken her gün başka bir kıyafet giysem ne yazar! Artık 5 tişört, 5 şort, 5 elbiseyle yaşamak istiyorum. Elbiseden hayatta vazgeçmem, bir tane de topuklu mu eklesek… Bundan sonra sadece akşam ne yiyeceğimi, ertesi sabah nereye gideceğimi düşünmek istiyorum. Aylık kazancım çok düşecek fakat hayat standardım yükselecek. Çünkü güneşin doğuşunu ve batışını izleyip her gün büyüleneceğim. Samanyoluna bakınca milyonlarca yıldızın gökyüzünde ne kadar parlak göründüğünü fark edip şaşıracağım. Daha yarım saat önce denizden çıkmış balık yiyeceğim. Survivor olup Hindistan cevizi ağacına tırmanacağım, tabii ki tepe taklak düşeceğim. 13 yıldır kullandığım orta direk Mavişimi de satacağım, onunla da Türkiye’de az yol yapmadık.

Yalıda da otursanız, Ferrari’ye de binseniz sokağa çıktığınız an sokağın standardını yaşıyorsunuz. Yine cibiliyetsizlerin tacizine maruz kalıyorsunuz. Sağ eliniz direksiyonda, ayağınız gazda, sol elinizi uzatıp, sizi yoldan çıkarmaya çalışan arabanın açık camından içeriye biber gazı sıkıyorsunuz. İnsanları ahlaksızlaştıran, ruhunu büken, zorbalıkla uymamızı istedikleri bu sistem her ülkede benzer. New York’a, Sao Paulo’ya, Sdyney’e, Kamboçya’ya tayin olabilirdim, başka bir iş de bulabilirdim, evlenip yerleşebilirdim de. Ama yine faturaları ödemek ve bir ay tatil yapabilmek için on bir ay çalışacaktım. O zaman ha Ankara-Moskova ha Toronto-Taşkent ha Miami-Nijerya ne fark eder! “Çalışma” ve “yaşama” kavramlarının karşılığı bu olmamalı, “üretim” olmalı.

Katlanmak zorunda olmadan sevdiğim aileme ve arkadaşlarıma sarılıp ayın 15’inde alacağım maaşı düşünerek 23 yılı tükettim. Yıllık izinlerde ve bayram tatillerinde Türkiye’nin herhangi bir yerine veya başka bir ülkeye gittim. Birçok kişinin beş yıldızlı otellere harcadıkları parayla ülke gezip bir kültür daha öğrendim. Zenginleştim. Çocuk, eş, kredi borcu gibi bahanelere sığınanlar ise çılgınca tüketmiş, tükenmiş, şişmiş ve fakirleşmiş olarak döndüler.

Onlar açık büfelerde sıra beklerken ben ne yaptım?

Bir saat önce tanıştığım Nepalli arkadaşlarımla otobüs tepesinde seyahat edip çığlık attım.

Tibet’te bir manastırda keşişlerle birlikte ekmek-mercimek çorbası-karpuz yedim.

Everest Dağı 5.220 mt irtifada attığım her adımda nefes nefese kaldım. Dağcılığın en zor aktivite olduğunu yaşayarak öğrendim.

Yak öküzüyle özçekim yaptım.

Bir minibüs dolusu Amerikalı, Avrupalı, Avustralyalıya Nepal-Tibet sınırında Türk lokumu ikram ettim, beni muavin sandılar, güldük.

60 mt yüksekliğindeki Perito Moreno buzulunun kırılışını gördüm. Kırılırken çıkardığı o ses göğüs kafesimi titretti. Sadece birkaç yüz metre ötedeki bir teknedeydim çünkü.

Kathmandu’da rikşaya bindim, beş dakika sonra indim, kıyamadım, rikşayı sürücüyle birlikte yokuş yukarı ittim.

Botla Iguazu şelalelerinin altına kadar gittim, suyun gücünü iliklerime kadar ıslanarak hissettim.

Cakarta’da kaplumbağa çorbası içtim. Kopi Luwak (kedi pisliği) kahvesi içmediğime pişman oldum.

Buenos Aires’te yemekli lüks tango gecesinden dönerken bütün varlığı bir battaniyeden ibaret olan onlarca evsiz gördüm. Sahip olduklarıma şükrettim.

Iguazu’da omzuma kelebek kondu.

Cakarta’da teneke mahallelerde yaşayan aileleri gördüm, lağıma dönmüş denizde yüzen çocukları. Sahip olduklarıma şükrettim.

Iguazu’da burnuma kelebek kondu.

Şemdinli mezralarındaki toprak evlerin damında dev uydu antenleri, kapıda son model cipler gördüm. Buna rağmen kadınların omuzlarında bakraçlarla su taşımak zorunda bırakılmalarına öfkelendim.

Iguazu’da saçlarıma kelebek kondu.

Viedma buzulu üzerinde devasa çivili ayakkabılarla yürüdüm. Gezinin sonunda içine gerçek buzul parçası atılmış kahveli likör içtim.

Santa Monica Pier’de şapka sattım, yani kaçak çalıştım hem de karakolun yanında.

Patagonya’da bir dağda oturup karşıki dağdan iki üç dakikada bir çığ düşmesini izledim. O sesi ve o görüntüyü hiç unutmadım.

Fethiye’de ilk tüplü su altı dalışımda daha bismillah demeden bacağımı balık ısırdı. “Hoş geldin misafir insan, ben ev sahibi balık, gez dolaş ve evimi tahrip etmeden geri dön!” dedi ve üç derin diş iziyle de imzasını attı.

Pokhara’da sokakta taze meyve suyu satılan bir tezgâhtaki garip meyvelerden sipariş verdim. Tezgâhtar, kirden tabaka bağlamış simsiyah elleriyle meyveleri soydu ve sıktı. Bardağı uzattı. Almasam mı diye düşünürken yüzündeki merakı ve tedirginliği görünce hayır diyemedim, içtim. Bitirine kadar kıpırdamadan bekledi. Çok lezzetli olmuş anlamında başımı sallayınca rahatladı ve sevindi. Yaptığı işin takdir edilmesinden gurur duydu. Gözlerindeki sevinci bana hatıra bıraktı.

Bodrum’daki yelkenli yarışında tekne broşa düştü. Gökyüzüne uzanması gereken o yelkenler denize uzandı yani tekne yaklaşık 90 derece sola yattı. Vücudum bayrak gibi boşlukta sallanırken ekip arkadaşım son anda kolumu tutup beni ocak ayında denize düşmekten kurtardı. Düşseydim en fazla 15 dk sonra hipotermiye girer hayatımı kaybederdim.

Iguazu’da elime kelebek kondu.

Lhasa’da sokakta şiş kebap yapan Uygur Türkü Abdulla (h’siz) sayesinde midem üç gün bayram etti ve haftalar sonra ilk kez Türkçe konuştum, dilim bayram etti.

Sharm El Sheikh’te su altındaki cennete daldım. 3 bin metre derinliğe kadar inen resif duvarının 20’nci metresinde tek başıma kala kaldım. Hem de on beş dakika… Kuvvetli akıntıya sadece parmak uçlarımla tutunabildiğim delikçikler sayesinde direndim. Dört bir yanımı saran sonsuz laciverti ürpererek seyrettim. “Hiç” olmayı hissettim ve o hissi hiç unutmadım.

Fin del Mundo’ya (Dünyanın Sonu’na) gittim. Deniz ayıları, foklar ve penguenlerle yürüdüm.

Los Angeles Beverly Hills’deki Brezilya et lokantasında akşam yemeğine 150 dolar ödedim. Çok lezzetliydi.

Nepal Dulukhel’de sizin kafanızı bile uzatmayacağınız bol sinekli, bol yağlı, bol böcekli lokantamsı bir yerde 50 sente sebzeli spagetti yedim. Çok lezzetliydi.

Şili’li şair Pablo Neruda’nın Valparaiso’daki evini gezdim. Neşeli, oyunlu, eğlenceli, rengârenk bir rüyayı dört duvarın içine sığdırmıştı.

Las Vegas’ta bol yıldızlı Eyfel’de konakladım. Tasarım ve taklit harikası otellerin kumarhanelerini gezdim. Şu fani dünyada Las Vegas’a gidip de kumar oynamadan dönen nadir insanlardan birisi oldum.

Kaplanların cirit attığı ormanda elektriksiz bir tahta kulübede üç gece kaldım. Çatısında gezen yüzlerce farenin ayak sesleri eşliğinde uyudum.

Nesli tükenmek üzere olan tek boynuzlu gergedanı çamur banyosu yaparken izledim. O sırada bir filin üzerindeydim.

Nehir kenarında yakılan ölüler gördüm ve aynı nehirde yıkanan insanlar.

Iguazu’da kaşıma kelebek kondu.

“Aaa bu yol nereye çıkıyor acaba?” derken kendimi yarasalarla dolu bir mağarada buldum.

Malula’da Hz. İsa’nın dili olan Aramice’yi dinledim.

Mardin’in Hah Köyündeki Süryani kilisesinin avlusunda çocuklarla birlikte zıpladım, ip atladım.

Bhutan’da evlerin duvarlarındaki fallus resimlerini görünce bir yaşıma daha girdim. Meğer bizim nazar boncuğu gibiymiş. Hem evi kötülüklerden koruduğuna hem de bereket getirdiğine inanırlarmış.

California sahillerinde yüzlerce bikinili güzel kızın içinde uzun kollu, ayak bileklerime kadar uzanan çiçekli elbisemle çok mutaassıp kaldım. Ve Amerikalı erkeklerden sayısız iltifat aldım. Şımardım.

Kars’a karlı bir kış gününde trenle gittim. Birkaç dakikalık Erzurum durağında, saatler öncesinden sipariş edilen cağ kebabını trenden inmeden alıp kompartımanımda yedim.

Cakarta’da kaldığım otelin balo salonunda yapılan lüks Hint düğününe gizlice sızdım, kapıdaki korumalara rağmen. Bir saat sonra fark edilip kibarca kovuldum.

Chitwan Milli Parkında bir fille oynaştım, yıkadım, sarıldım, öptüm. Zorbalık ve buyruk altında yaşadığı için üzüldüm. Ama sömürülüp fakirleştirilen ve çocuklarının karnını doyurmak için turistleri eğlendirmek zorunda kalan insanlara daha çok üzüldüm.

Suriye’de artık olmayan güzelim Emevi Camisinin avlusunda boğuşan erkek çocukların fotoğrafını çektim. Şimdi neredeler, yaşıyorlar mı?

Iguazu’da mavi kelebekler uçuştu.

3 bin yıllık eserleri birkaç saatte bombalanıp yok edilen Palmira’da utangaç kız çocuklarıyla gülüştüm. Fotoğraftaki kızların kaç tanesi hayatta?

Iguazu’da pembe kelebekler uçuştu.

Likya Yolunu yürüdüm, ülkeme bir kez daha hayran oldum.

Kathmandu manzaralı bir dağdaki Budist manastırında üç gün kaldım, sıkıntıdan patladım.

İran’da cami ziyaretinde hicaba girdim.

Lhasa’da bir camide Uygur Türkleriyle birlikte dua ettim.

Kiliselerde Hıristiyanlarla, sinagoglarda Musevilerle, manastırlarda Budistlerle birlikte dua ettim.

Bazı ateistlerin bazı dindarlardan daha çok değer sahibi olduklarını fark ettim.

El Calafate’deki Sydney’e ilk görüşte âşık oldum.

Iguazu’da kalbime kelebek kondu.

Bhutan’da bir evin bahçesinde kızgın lav taşı banyosu yaptım.

Şam’da Hz. Zeynep’in türbesinde kendisine yer açmaya çalışan iri yarı bir kadından böğrüme dirsek yedim. Fısıldaşsanız bile kafanıza tüylü bir sopayla vurulan türbede sinirden ve acıdan kahkahalarla gülme krizine girdim. Üzerimdeki bol siyah çarşafın içine saklanarak canımı kurtardım.

Dünya turu yapan Uzaklar’a Buenos Aires’te konuk oldum, gurur duydum. Horn Burnunu yelkenli tekneyle geçen ilk Türkler Osman ve Sibel ile piknik yaptım.

Buenos Aires Havaalanında duvar dibine oturmuş oje sürerken Arjantin TV’sine yakalandım. Ertesi gün gazeteye de çıktım.

Kızılkum çölünde çıplak ayak hoplayıp zıplarken yağmura yakalandım. Çölde yağmur!

Onlarca kez kayboldum ve her seferinde yolumu buldum.

 

Sabırsızlanıyorum:

Yine kaybolmak,

Yine treni kaçırmak,

Derdimi vücut diliyle anlatabilmek için şekilden şekle girmek,

İkinci Dünya Savaşından kalma külüstür ötesi otobüslerle uçurum kenarlarında yolculuk yapmak,

Ağzım bir karış açık hayretler içinde kalmak,

Üşümek, terlemek, yorulmak, bezmek, ürkmek, korkmak, açlıktan ve susuzluktan ölmek,

Sabırsızlanmak, heveslenmek, heyecanlanmak,

Para hesabı yapmak,

Fakirliğin ve savaşın izlerini görüp hâlime şükretmek,

Çok sayıda iyi insan olduğunu görüp umutlanmak,

Bir Çinliyle karşılaşınca ben Türkçe o Çince sohbet etmek ve birbirimizi anlamış gibi yapmak,

“Ne işim var benim burada?” diye sorarken sebebini birkaç dakika sonra yaşayarak öğrenmek,

Fotoğrafçı gezginlere model olmak,

Dilini bilmediğim insanlarla aynı şeye gülmek,

İngilizce konuşurken aksanım yüzünden uygunsuz manalara gelen laflar etmek ama yine de iltifat almak,

İğrenç görünen yiyeceklerin tadına bakmak,

Şaşırmak, dokunmak, zıplamak için sabırsızlanıyorum.

Gönlümde, zihnimde, ruhumda paha biçilmez anılar biriktirdim. Ben de başka insanların hayatında bir anı oldum. Çok şanslıyım. Dünyanın en zengin insanlarından birisiyim.

Peki siz ne yaptınız?

Koltukları değiştirdiniz!

Güle güle oturun 🙂