Hani “Çalışmayı bırakıp Küba’ya gideceğim.” demiştim, hatta Küba’dan sonra Karayiplerdeki diğer adalarda dinlenip Orta Amerika’ya geçeceğimi söylemiştim ya. Çok da kararlıydım. Çalışmayı bıraktım mı? Bıraktım. Küba’ya Gittim mi? Gitmedim. Havana’da Casa Particular kiralamaya ramak kalmışken kendimi Cape Town’da buldum. İkizler burcuymuşum, normalmiş. Bütün dünya benim evim. Sadece oda değiştirdim, hepsi bu. 

Mayıs ve Kasım arasının Karayipler için fırtınalı, sıcak ve nemli bir dönem olduğunu öğrendim ve rotamı Güney Yarıküreye çevirdim. Afrika her ne kadar çekici bir kıta olsa da yorucu olacağı kesin. O nedenle hâlâ sağlıklı ve gençken Afrika’yı turlamaya başlamalı. 

Cape Town’a THY ile İstanbul’dan 11 saatlik uçuşla ulaştık. Abimin eşi Asuman beni bütün aile adına yolculamaya Cape Town’a geldi. Cape Town’da gayet komik 4 gün geçirdik. Yaptıklarımızı kısaca ve isimler, yerler, gezi taktiği vs konusunda küçük ipuçları da vererek anlatmaya başlıyorum. Çok hızlı yazmak durumundayım, wifi birçok yerde mevcut ama yavaş. 

Tamamen doğaçlama bir Afrika gezisi yapıyorum. Yazılarım doğal ve bazen özensiz olabilir, videolarımda kurgu yok. Orta seviyedeki İngilizcemle de mümkün olduğu kadar çok şey anlatmaya çalışacağım. Sürçü lisan edersem affola. Herşeyi mükemmel yapmaya çalışırsam hem gezimden keyif alamam hem çok zaman kaybım olur hem de kendimi sanal âleme kilitlemiş olurum. Gözlerimi telefona, parmaklarımı bilgisayarın klavyesine bağımlı hale getirmek etrafımdaki güzellikleri kaçırmak olur ki yolculuğun anlamı kalmaz. Yalnız çıkıyorum bu yola, problem değil, yollar kalabalık nasılsa. Asuman Cape Town’da bana eşlik etti ve İstanbul’a döndü. 

Yola çıkmadan sadece uçaktan yorgun inince bavullarımızı atacağımız yer belli olsun diye booking.com’dan never@home hostelde yer ayırttım. Green Point bölgesi birçok yere yakın ama şehir içinden biraz daha sakin. Hostel ile ilgili olarak idare eder diyeceğim. İnternet çok yavaş, çalışanlar ilgili ama bilgisiz, uluslararası uçları bulunan adaptörüm bir odada çalışırken diğer odada çalışmadı, kahvaltı ücretli, değişiklik veya iptal ücretli. Ne hostel havasında ne de otel havasında. Şehir merkezi olan Long Street civarında bir konaklama özellikle sosyalleşmeyi seven gezginler için daha iyi olacaktır. Once Hostel Backpackers’a göz atmanızı öneririm, cıvıl cıvıldı. 

İlk gün Waterfront’da küçük bir gezi yaptık ve akşam yemeği yedik. Ertesi gün hop on hop off otobüslerle bütün şehri gezdik. Otobüste Türkçe çevirinin olması sürpriz oldu. Bu turu tavsiye ederim. 

  1. Ulaşım: Myciti, Uber. Araç kiraları ucuz. Capte Town’dan Garden Route rotasını takip etmek isterseniz veya komşu ülkeleri Baz Bus, Nomad ve Intrepid’e Google dan bir göz atın. Katılanlar anlata anlata bitiremediler.
  2. Afrikanca Asuman’ın adı oldu Osman, benim adım oldu Gol. 
  3. Trafik soldan akıyor. Direksiyonlar sağda. Kapılar solda. Dolayısıyla araçlara yol tarafından biniliyor. Araçlara binmek için kapıları ararken kaç kere etraflarında tur attık. Minibüs ve taksilerdeki insanları epey güldürdük. 
  4. Table Mountain (Masa Dağı) mutlaka gün batımında görülmeli. 
  5. Hop on Hop off’lar şehir gezileri için çok pratik olur. Tek biletle istediğiniz yerde inip istediğiniz kadar vakit geçirip güzergaha devam etmek hem zamandan hem de nakitten kazandırır. Sightseeing denilen bu üstü açık otobüslerde Türkçe çevirinin olması da süpriz oldu. Güzergah güzel ama tavsiye etmeyeceğim tek durak World of Birds-Monkey Jungle. Tamamen vakit kaybı. Hasta hayvanların rehabilite edildiği minik bir hayvanat bahçesinden ibaret. Kirstenbosch bahçeleri ise botanikseverler için ideal ama en fazla 1 saatte bitirip İmizamo Yethu’ya zaman ayırın derim. Otübüsten inince bizi bir rehber karşıladı. Adet böyleymiş, biz de uyduk. İnsanlar teneke, karton, tahta, mukavva gibi malzemelerden ev yapmışlar, 2 metrekarelik evlerde yaşıyorlar. Ortak tuvaletleri ve ortak çeşmeleri kullanıyorlar. 
  6. Şehrin büyükçe bir kısmının aslında ne kadar fakir olduğunu Durban’a uçarken anladım. Uçaktan gördüğüm kadarıyla şehrin üçte biri zengin ve güzel muhitlerle kaplı, üçte biri devletin yeni yeni yaptığı konteynır evler, diğer üçte biri de İmizamo Yethu’daki gibi derme çatma odacıklarla (ev diyemiyorum) kaplı.  
  7. Shark Diving için Gansbaai’ye gittik. Saat 04.45’te hostelden alındık. Yaklaşık 500 Türk Lirası. Köpekbalığı gördük mü? Hayır, ne yazık ki teşrif etmediler. Para iadesi de yok. İki yıl içinde tekrar ücretsiz dalış yapabilmeniz için size bir belge veriyorlar o kadar. Hava soğuk, esintili, su ise buuzzzzzz… Ama ben bir kere daha denemek istedim. Bir gün sonra tekrar tura katıldım. Bu sefer sabah saat 04.00’te otelden alındım ve iki saatlik bir yolculuk sonunda tekneye intikal edeceğimiz Gansbaai’ye geldik. Kahvaltı, kahve, çay şirketten. Motorboatlar traktör yardımıyla denize indiriliyor. Videlorı ekleyeceğim. Köpekbalığı yine yok. Öğleden sonraki grupla tekrar dalış bölgesine geldim. Bu son şansım. Wetsuitleri (ıslak dalış elbisesi) giydik, maskeleri taktık, hazırolda bekledik. Neyse bir tane 2 metre boyunda bir büyük beyaz teşrif etti, denize atılan balık kafalarının hatırına tabii. Kaptanlar bizden daha heyecanlı, ben ne yapsam soğuk suya girmeye değer mi diye düşünürken beni kafesin içine attılar. Buzzzzzzzz… Çığlıklarımdan köpekbalığı bile korkup kaçtı. Benimle birlikte dört kişi daha kafeste titreyerek bekledik, titredik ve bekledik, bekledik ve titredik. Suya ilk girildiği zaman dalış kıyafetinin içine dolan su vücut sıcaklığıyla ısındığı için bir blok oluşturuyor ve soğuk suyu bir süre sonra hissetmiyorsunuz. Benim suya alıştığımı anlayan balık efendi (kızdım ya onun için küçümsüyorum koskoca ünlü mü ünlü büyük beyazı) tekrar ziyaret etti, etten bir parça koparıp yine uzaklaştı. O kadar hızlı ki kimse fotoğrafını çekemedi. Halbuki Gopromu büyük beyazı su altında görüntülemek hevesiyle almıştım. Kısmet! 
  8. Aklıma geldikçe eklemeler yapacağım. Yazının üzerinden tekrar geçemedim. Yazım hatası yapmak mesleki alışkanlıklarıma aykırı ama burada bu kadar oluyor  Hazır internet bulmuşken yazıp yüklüyorum. Görüşürüz.  

 

Durban 

İlk planım Baz Bus bileti alarak meşhur Garden Route’u takip etmekti. Aktivitelerle dolu bu müthiş rota için en az bir hafta ayırmak gerekir. Ama ben bir an önce gerçek Afrika’yı görmek istiyorum. Hostel çalışanları benim kararsız olduğumu görünce “Bir gün daha kal, ne yapacağına karar ver.” dediler. Ben o kadar sabırlı değilim. Yarım saat sonra internetten Durban’a uçak biletimi alıp (Mango Air, ) havaalanına yola çıkmıştım bile. İki saatlik uçuştan sonra Durban’a ulaştım. Durban Yatch Club’da beni bekleyen evsahibi arkadaşımla buluştum ve tekneye yerleştim. Craig ve kız arkadaşı beni teknelerinde misafir etmeyi kabul etmişlerdi. Craig üç hafta sonra Zanzibar’a hareket edecek, orada charter işletecek. Teknesi 45 feet Run Holland. Ekiplerine katılmamı teklif ettiler ama üzülerek geri çevirdim. Onlara katılırsam 3 haftalık muhteşem bir deniz yolculuğuyla Zanzibar’a ulaşacaktım. Gerçek Afrika’yı, kırsalı, Angola’yı, Namibya’yı, Zambia’yı ıskalayacak mıyım yani? Hayatta olmaz. Ülke ülke gezeceğim daha, büyük 5’i göreceğim, güzel çocukları öpüp koklayacağım. Hayatta kaçırmam. En iyisi onlarla Zanzibar’da buluşmak. Dün gece arkadaşlarıyla yaptıkları akşam yemeği toplantılarına katılmak üzere doğrudan verdiği adrese gittim. Yaklaşık 15 kişilik bekar arkadaşlar grubu kurmuşlar. Sadece arkadaşlar, dating yok. Herkes beni çok sıcak karşıladı. Yarı Yunan olan Melina helva bile yapmış. Tekneye döndük. Craig bana bir uyku tulumu verdi, kamarama yerleştim. Yerleştim derken minik bir kamaradaki ranzanın ilk katına sığıştım. Sabah Craig’in arkadaşı Richard ki kendisi backpack (sırtçantalı) gezginler için gezi organize ediyor, Lesotho’ya nasıl ulaşacağım konusunda tavsiyelerde bulundu. Tavsiyesi şöyleydi: Durban’dan Eagle Taxi’yi arayıp Pietermaritzburg’a taksiyle gitmek, Suni Lodge’a yerleşmek, hostelde bir gruba katılıp onlarla birlikte Lesotho’ya gitmek. 

Ben de Lesotho’ya taksiyle gitmenin pahalı olacağını bildiğim için yerel otobüs bileti aldım. 89 Rand. Taksiyle Lesotho’ya doğrudan gidiş 800 Rand. Tek başına bütün taksi masrafını karşılamak hiç akıllıca değil. Birkaç kişi seyahat edenler için tercih edilebilir.  

Kahvaltıdan önce Yat Kulüpte tanıştığım öğrenci grubu benden bir Türk parası göstermemi istediler. Yanımda 5 lira vardı. Paranın tanıtımını yaptım. Parayı satın almak istediler. 5 Türk lirası 18 Rand yapıyor. İşletme okuyorlar ve yurtta kalıyorlar. Onlardan nasıl para kabul edebilirim ki! Hatıra olarak parayı onlara bıraktım, onlar da bana küçük şehir turunda eşlik ettiler, şehir merkezini tanıttılar. İçlerinden en konuşkan olan Sasha okula dönmek zorunda olduklarını söyleyerek beni postanede tanıştığı (ve güvenilir olduğunu düşündüğü) bir kişiye emanet etti, sıkı sıkı tembihleyerek, bana göz kulak olmasını söyleyerek. Yeni rehberimle birkaç cadde daha turladıktan sonra onu özgür bıraktım. Kaldırımda karşıma çıkan ayakkabıcıda çantamın kopan sapını diktirdim. Ayakkabıcı Gana’dan buraya çalışmaya gelmiş. Ailesi ve çocukları Gana’daymış ve yılda bir kez onları ziyarete gidiyormuş. Bir de yeni çanta aldım. Fotolarda göreceğiniz sırt çantam için 200 Rand istedi, 150’de anlaştık.  

City Hall ve Work Shop arasındaki meydanın köşesinde saçlara rasta yapan sokak berberleri var. Kesmece yok. Sadece rasta yapıyorlar ve istenirse ek de yapıyorlar. Bu şekilde onlarca dükkana rastladım. Biraz muhabbet, biraz video çekimi, biraz Galatasaray muhabbetinden (bu muhabbet tek taraflı oldu, çünkü futboldan hiç anlamıyorum) sonra saçımın küçük bir bölümüne boncuklu rasta yaptılar. Muffin ister misin dediler. O ne demeye kalmadan elime bir kek tutuşturuldu. “Bunda uyuşturucu mu var” diye sorunca gülme krizine girdiler. Hayır sadece tohum var dediler. Detayı sormaya çekinerek yuttum gitti. Ben de çantamdan kuruyemiş çıkarıp onlara ve müşterilere dağıttım. İçlerinden Galatasaraylı olan “İşte şimdi gerçekten arkadaş olduk çünkü paylaştık.” dedi.  

Yine sokak sokak dolaşıyorum. Bu arada kafamda Lesotho’ya nasıl gideceğim. Durban Bus Station (garaj da diyorlar, otobüslere rikşa da deniyor, Nepaldeki rikşalarla alakası yok, bunlar resmen lüks otobüs) arayarak ilerledim. Epeyce yol var gibi geldi sırf meraktan otostop yapayım dedim. Şehir içindeyim nasılsa bir şey olmaz diye düşünerek. Tam baş parmağımı yukarı doğru kaldırmıştım ki yanımdan geçen perişan görünümlü bir genç “sakın yapma, çok tehlikeli” dedi. Küçük sözü dinlerim. Elimi hazır ol vaziyetinde indirip uslu uslu yürümeye devam ettim. İki dakika sonra yanımda bir araç durdu. “Sizi gideceğiniz yere götüreyim.” dedi. Benim otostop yaptığımı görünce U dönüşü yapıp beni almaya gelmiş. “Tehlikeli, o nedenle sizi gideceğiniz yere ben bırakmak istedim.” dedi. Otobüs istasyonuna gittik, benim için bilet alışverişinde yardımcı oldu, bekledi, bekledi, sabırla bekledi, Yat Külübe sağ salim bıraktı. İnsanların güvenilmez ve tehlikeli olduğu konusunda çokça uyarıldığım bu ülkede insanlar beni benden daha çok düşünüyor.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.