Dünyanın en çılgın şehirlerinden birisi olduğu söylenen Bangkok ilk bakışta puslu, kapalı, kirli, kalabalık, hızlı, gri bir kaostan ibaret izlenimi veriyor. Sadece üç gün kalacağım için çok dert etmiyorum. İnternetten rezervasyon yaptığım Chern Otelde karma yatakhanede ranzada uyuyorum. Banyo ortak. Otel tertemiz, yataklar çok rahat, geceliği 400 baht, kahvaltı 100 baht. Yerleşir yerleşmez yemek arıyorum. Tayland’da yemek bulmanız zor değil. Her sokakta, her köşe başında mutla ka yemek yapıp satılan tezgâhlara rastlıyorsunuz. Otelden çıkıp sağa dönünce yüz metre sonra caddedeyim. Karşıya geçip kaldırımda yemek yiyen insanların arasındayım hemencecik. Thipsamai’nin önünde uzun bir sıra var. Karidesli Superb Padthai’si ile ün yapmış. Padthai yanında portakal suyu alıyorum. Portakal suyu şişelenmiş ama içinde gerçek portakal parçaları var, lezzetli. Padthai de lezzetli fakat Pai’daki pazar gecesi marketinde yediğim sebzeli padthainin de tadı damağımda hala.

Hemen yanı başında bir lokantanın önünde kömür ateşi ocağının başında yemek pişiren minicik yaşlı bir kadın var. Dudağında kırmızı ruj, gözünde kocaman motorcu gözlükleri, ayağında mor lastik çizmeler, boynundan ayak bileğine kadar inmiş siyah bol önlük… Kıvılcımların arkasında o, diğer tarafında ben. Tanıyorum ama nereden? Bizim mahalleden olamayacağına göre nereden? Tabii ya… Jay Fai… Uzun bir süre önce bir yerde okumuştum bu çalışkan nineyi. Üstelik Asya gezime karar vermemiştim henüz. Birdenbire karşıma çıkması sürpriz oldu. Jay Fai için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Öğleden sonra 2 ile gece 2 arasında aralıksız çalışıyor torunlarıyla birlikte. Ocağın başındaki asıl şef o. Bütün siparişleri kendisi pişiriyor. Meşhur yengeçli omleti Tayland’ın en pahalı sokak yemeği olabilir, 500 baht.

Ertesi gün Chern Otelden istemeyerek de olsa ayrılıyorum. Valizimi resepsiyona emanet edip çok yakındaki Golden Mountain Temple’a yürüyorum. Maymunlar ve rahipler bir çeşmenin etrafına dizilmiş üç maymunu oynuyorlar. Heykelcikleri oyunlarıyla baş başa bırakıp 344 basamağı adımlıyorum.

Khonsan Road sokak yemekleri, gece kulüpleri, barları, dükkânları, sokağa taşmış masaj salonlarıyla yirmi dört saat canlı. İlk gece gürültüden uyuyamadım. Yeni hostelimi hiç sevmedim, ama yüksek sezon olduğu için her yer dolu ve pahalı. Caddenin başındaki bu hostele geceliği 250  baht veriyorum. Basit bir özel oda, koridorda ortak banyo var ve kahvaltı yok. Hostel herhalde en son inşa edilirken boyanmış, duvarlar o kadar kirli.

Wat Po… 15.30’daki kapanışına bir dakika kala yetiştiğim ve kollarımı örtecek şalım yanımda olmadığı için alınmadığım tapınak. Dışarıdan bile gayet süslü görünüyor, tüh. Yoluma gelişigüzel devam ederken kanal turlarının yapıldığı limana geldiğimi fark edip bir tekneye biniyorum. Burada birkaç fiyatları farklı birkaç tekne var. Bir de ücretsiz olan tekneler var. Beklemek istemezseniz özel uzun kuyruklu teknelerle de geziye çıkabilirsiniz ama fiyatları 900-1500 baht, pazarlık gücüne göre değişiyor. Kanal tuhaf gri-yeşil-kahverengisi ve üstünde yüzen atıklarıyla o kadar kirli olmasına rağmen etrafına serpiştirilmiş gökdelenleri, bir iki tarihi binası ve metruk evleriyle şehrin özetini önümü seriyor. Estetik mi? Hayır değil. Ama çekici.

Yarın Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a uçuşum var. Esenboğa’da check-in esnasında “Tayland’dan çıkış bileti almazsanız sistem check-in yapmama izin vermiyor.” diyen görevliye inanıp alelacele aldığım bir bilet. Bangkok’taki tek boş günümü değerlendirmenin en iyi yolu tura katılmak. İlk  durak Talad Rom Hoob’daki Mae Klong pazarı. Bu pazarı meşhur kılan şey ortasından tren rayının geçiyor olması. Trenin her geçişinde tezgâhlar ve güneşlikler toplanıyor, sonra tekrar kuruluyor. Trenin hareket noktası hemen yüz metre ileride, bakıp tekrar pazara dönüyorum ki olayı kaçırmayayım. Hareketten önce anons yapılıyor, satıcılar tezgâhları içeri çekiyor, tenteleri kapatıyor. 15.30’da hareket eden tren düdüğünü çalarak çok yavaş ilerliyor pazarın içine doğru. Satıcılar alışmış, rahatlar, turistler en iyi yerde durup fotoğraf çekme derdinde. Çinli bir genç pazarcılardan birisinin hışmına uğruyor. Yanlış yerde durmuş olmalı ki azarlanıyor hem de gayet yüksek sesle.

Tren salına salına geçip gidiyor, içindeki yolcular el sallıyor, raylara çok yakın duran turistler birkaç adım geriye çekiliyor korkuyla, tezgâhlar rayların üzerine yerleştiriliyor, tenteler açılıyor, yiyecek sepetleri eski yerlerini alıyor, satışlar yeniden başlıyor. Mae Klong bir kez daha gösterisini yapıp normal hâline dönüyor.

İkinci durak Aumpawa Floating Market yani Aumpawa Yüzen Pazarı. Etrafındaki küçük dükkânlar, hosteller, balık lokantaları, kayıklarda oturmuş yemek pişirip satan kadınlar, hemen yanı başlarındaki masalarda istakozları elleriyle parçalayıp yiyen iştahlı müşteriler, turist gezdiren motorlarıyla yüzen pazar gerçekten çok enteresan. Su yine çok kirli ama dev bir yüzen kertenkeleye de ev sahipliği yapıyor. Kanalın içindeki masalarda oturan turistlerin ayaklarına dokunsalar neler olurdu acaba?  Bangkok’ta birkaç yüzen pazar daha var. Bizi getirdikleri Aumpawa’da fazla satıcı göremiyorum ama yine de canlı. Bu tip yerlerde hiç sıkılmadan iki günümü geçirebilirim.

İki saatlik bir serbest zamanda yiyebileceğim kadar çok çeşitte yiyeceği küçük porsiyonlarla veya tek tek satın alıp tatlarına bakıyorum. Thai çayı içiyorum ki gayet güzel. İki yerde satılıyor, birisi 10 baht, diğeri 20 baht. 20 bahta satılan tezgâhta sıra var ve daha lezzetli. Hava kararıyor ve botlara binip bu mevsimde bol bulunan ateş böceği avına çıkıyoruz. Suyun içinden fırlayıp serpilmiş ağaçlardaki ateş böcekleri bir yanıp bir sönüyor. Hava yağmurlu ve kapalı olduğu için birçoğu saklanmış olmalı ki öyle binlercesi bize şölen yaptı diyemiyorum.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.