Şu an Durban Bus Station’dayım. Lesotho’ya doğru yola çıktım. Direkt otobüs olmadığını söylediler. Uçak 3500 Rand. Taksi 8000 rand. Otobüsle aktarmalı gidiyorum. İlk durağım Pietermerintzburg’daki Sani Lodge olacak. Oradan aktarmalı olarak Lesotho’ya geçeceğim. Belki Lodge’da bir gece kalırım.

Şimdi düne dönelim.

Durban’a uçarken elimde doğru dürüst bir adres ve telefon yoktu. Sadece Durban merkezde bir marinada bağlı olan bir tekneyi bulmam gerekiyordu. Teknenin ismi yok, ev sahibimin telefonu yok, adres yok! Uçakta yanımdaki koltukta oturan beye sormak istedim. Olur ya belki marinanın yerini biliyordur, belki alanda ve çıkışta bana yardımcı olur, yol gösterir, nereye hangi vasıtayla gidebileceğimi bana öğretir. Birkaç kez göz göze gelmeye çalıştım ama arkadaş başını koltuğa yaslamış gözlerini ayırmadan elektronik kitap okuyor.  Alana indim, wifi’a bağlanıp Craig’e adresi sormam gerekiyor ama telefonum kilitlendi. Information noktasına gidip derdimi anlattım. Bilgisayardan bağlanmak aklımıza geldi. Graig benden daha akıllıca davranıp telefonunu yazmış bile. Görevli kendi telefonuyla Craig’i aradı ve buluşma noktasını öğrendi. Karşılığında da minik bir kutu lokumu da kaptı.

Craig ve kız arkadaşıyla bir lokantada buluştuk. Yaklaşık 15 kişilik bir arkadaş grubuyla haftalık buluşmalarını yapıyorlarmış. Güney Afrikalılar sıcak kanlı insanlar, şimdiye kadar edindiğim izlenim beni hiç yanıltmadı.

Craig beni  tekneye yerleştirdi. Tekneyi tanıttı, uyku tulumu verdi, anahtarı teslim edip gitti. Hayret! Denizciler için tekneleri çok önemlidir ve kıymetlidir. Paylaşırlar ama tanımadıkları insanlara teslim edip gitmezler. Ne yani şimdi 45 feetlik Run Holland teknede yalnız mıyım? Yelken ve tekne tecrübem olduğu için yabancılık çekmeden hemen kamarama yerleştim. Yerleştim derken ranzalı kamaranın alt katına sığıştım demek istiyorum. Ranzayla en ve boy olarak bire bir geldik. Hiç şikayetim yok. Çok güzel bir teknedeyim. Yuppiiii. (Video)

Ev sahibim beni  turizmle uğraşan arkadaşı Patrick ile tanıştırdı. Patrick çok hızlı konuşuyor, üçte ikisini anlamıyorum, üçte birini cümlenin gidişatından çıkarmaya çalışıyorum. Gelirken yanında harita da getirmemiş. Anlamadığımı, biraz daha yavaş konuşmasını rica ediyorum. Hııı diyor, aynı hızla devam ediyor. Hızlı ve çok az konuşuyor. Ağzından cımbızla laf alıyorum. Nasıl turizmci bu!

Craig 58 yaşında bir Güney Afrikalı.  Denizcilik malzemeleri yapıp satan bir şirketi varmış. Ani bir kararla satıp teknesini  almış. Karayipler, Orta Amerika, Antarktika, Güney Amerika, Barbados turlarından sonra şu an Durban’da. 3 hafta sonra Zanzibar’a gidip teknesiyle günlük turlar düzenleyecek.

Akşam tekneye gitmeden önce kulüpte biraz yazdım, aileyle Line’da konuştum, FB’da yayın denemesi yaptım.

 Notlarımı yazarken gözüme barda oturan bir adam ilişti, tanıdık geliyor, hatta tanıdım gibi ama emin  değilim çünkü gözlerim miyopJ  Bir saat sonra yanına gidip sordum: “Biz sizinle aynı uçakta mıydık’ Evet ben de sizi tanıdım ama rahatsız etmek istemedim. Dedi. Ne tesadüf! Aklıma gelen ilk şey keşke uçaktayken gideceğim yeri sorsaydım oldu. Meğer aynı yere geliyormuşuz. Ailesiyle birlikte Cape Town’da oturuyormuş ve yelken yarışı için Durban’a gelmiş. Tüh keşke üçüncü hissimi dinleyip uçakta konuşsaydım. Meğer aynı  yere geliyormuşuz, sorunsuz gelecektim. Demek ki alandaki görevlilerin lokum yiyeceği varmış.

Tekneye döndüm. Teknede benden başka yaşamlar da var. Hamam böceği! Bu kadar büyüğünü ve hızlısını görmemiştim. Yaklaşık on dakika kovalamaca oynadıktan sonra etkisiz hale getirdim. Biraz sonra küçük bir tane daha oyuna katılmak istedi. Onu da öldürdüm. Galiba aileydiler. Artık değiller!

Sabah erken uyandım. Craig’e teşekkür babında Kapadokya temalı duvar süsü ve lokumu masaya bıraktım, tekneyi neta edip kilitledim ve anahtarı gösterdiği yere astım.

Lesotho’ya nasıl gideceğimi sorduğum birkaç kişi bana Lady Braynd’a otobüsle gidip oradan çok yakındaki sınır kapısına taksi ile gitmemi salık verdiler. Onları değil Patrick’in tavsiyesini dinlemeyi tercih ettim.

 İntercape otobüs firması ile Pietermarintzberg’e 2 saatlik lüks bir otobüs yolculuğuyla ulaştım. Ya sonra? İşte bu sonrasından Patrick’in hiç bahsetmediğini anladım. Zaten o kadar az cümleyi o kadar hızlı bir şekilde söyledi ki… Birkaç önemli detaydan hiç bahsetmemiş. Sani Pass’e gideceğim, tamam, bunu anladım. Ama ertesi sabaha kadar otobüs yok! Saat öğlen bile olmadı ve ben Pietermarintzburg’da kaldım. Ona sor, buna sor derken tek çarenin taksi olduğunu öğrendim ve mecburen bir taksiyle pazarlık yapıp (2000 randdan 1200 randa indi) 2 saatlik yolculukla Sani Pass Backpackers Lodge’a ulaştım. (video)

Çok kalabalık değil. Bir Güney Afrikalı yürüyüş grubu, birkaç motorcu, bir iki çift, Amerikalı Kevin ve yarı Alman yarı Güney Afrikalı Mathias. Mathias Ankara’da yaşıyormuş, tatile annesinin memleketine gelmiş, motorla dağlara çıkıp oradaki “cave”lerde kalacakmış. Dönüşte Ankara’da tatil anılarımızı paylaşmak üzere sözleşiyoruz.

Ertesi gün 3 kişilik bir grupla hostelden tur satın alıp birlikte Lesotho’ya doğru yola çıktık. Benim özel banyolu odam ve bir gece köy konaklamalı iki günlük Lesotho turum 2040 Rand. Eski bir Land Rover, rehberimiz ve şoförümüz Tsibo, Alman genç çift Henric ve Tanya, ABD Chicago’dan 60’lık delikanlı Kevin, bir de çılgın Türk… Tsibo çok muhabbet bir tip, sürekli espri yapıp gülüyor. O da nezle olmuş. Sırayla hapşırıyoruz. Grup çabuk kaynaştı. Tanya ve Henric Yeni Zelanda’da bir yıl kalmışlar ve süt sağmaktan tutun kivi toplamaya kadar birçok çiftlikte çalışarak para biriktirmişler. O parayla da şimdi Afrika turundalar. Kevin 4 ay önce Kenya’dan başlamış, Cape Town’dan İspanya’ya uçacak. Onlar Güney Afrika’ya yani Sani Pass Lodge’a geri dönecekler. Ben Lesotho’nun içlerine doğru devam edeceğim.3 Lesotho sınırına gittiğimiz bölgedeki dağlar Dünya Mirası koruma listesinde yer alıyor. Bölgenin adı Sani Pass. Dağ yürüyüşü, dağ bisikleti, dağ motorculuğunun favori olduğu bir alan. Çiçek resmi çekmek üzere mola vermiştik ki ben sol ayak bileğimi burktum. Daha yolun başındayım. Kötü şans! Tsibo buz gibi dere suyuyla kompres yaparak şişmesini önlemeye çalışıyor, ağrıyı da azaltıyor. Sağ olsun. Yürüyebilmek için Kevin’in desteğini alıyorum. Yürüyüş sonunda “sana yardımcı olmama izin verdiğin  için teşekkür ederim.” diyor. Nezaket bu işte!

Not: Durban’dan Lesotho’ya geçmenin en kolay yolu Lady Brand’a gitmek.

SANİ PASS BORDER LINE, MONEY ve TEKLİF

Sani Pass kapısında pasaportlarımıza çıkış mührü vurdurduktan sonra devam ediyoruz. Güney Afrika ve Lesotho arasında kalan bölgeye No Man’s Land deniliyor. Kimseye ait değil, doğa kendisiyle baş başa kalmış, bizi ve güzel asfalt yolu saymazsak. Lesotho sınır kapısına geldik. Ekibin pasaportalarına iki saniye içinde giriş damgaları vuruluyor. Onlar için vize gerekmiyormuş. Benim için vize gerekip gerekmediğini  Ankara’dayken çok net bir şekilde öğrenememiştim. Gerekekirse kapıda alırım diye düşünmüştüm. Ve şimdi kapıdayım! Ve iri yarı görevli beni içeriye çağırdı. Topallaya topallaya gttim. Bir odaya götürdü. Kapıyı kapattı ve kilitledi. Evet evet bayağı kilitledi. Herhalde sorgulayacak. Sorgu olur da kapı kilitlenir mi birader! Ankara’da aldığım biber gazı kim bilir hangi çantamın hangi gözünde. Kahretmesin! Odada bir sürü ıvır zıvır, kaleşnikoflar, Afrika irisi ve ben… Nerede benim biber gazım! Kaleşnikoflarla yan yana gelince zaten komik olacaktı. Şu vize işini gelmeden önce niye araştırıp çözümlemedim ki! Nasılsınız, iyi misiniz gibi nazik birkaç cümleden sonra sadede geldi. “Türk vatandaşları için vize gerekiyor.”  İyi de bunu niye salonda söylemedin de benim ödümü kopartıyorsun. Benim yeşil pasaportum var, vizeye ihtiyacım yok, devlette çalışıyorum, sen benim kim olduğumu biliyor musun gibisinden bir şeyler gevelesem de (kızdırmamaya çalışarak) işe yaramadı. Ağzındaki baklayı çıkardı. “Money” “How much” “200” Neeee? 200 dolar mı? Mahvoldum. Her kapıda 200 dolar verirsem Ankara’ya dönemem. Acaba dolar mı rand mı? Nasıl öğrenmeli? Direkt dolar mı diye sorup eşeğin aklına karpuz kapuğu düşürmek de istemiyorum. Masaya 50 rand bıraktım. ”Bu çok az, biz 10 kişiyiz” Neyse en azından açık sözlü.  Hep düşünürdüm, birisi benden dolaylı olarak rüşvet istese nasıl anlarım? İma etmeye kalksa anlama ihtimalim sıfır. “Bak hastayım, “I got flu” diyorum, ayağa kalkıp abartarak topallıyorum, acilen doktora ihtiyacım var diyorum. Kapı hala kilitli. Nerede benim biber gazım? Neyse pazarlık sonucu 100 randda anlaştık. Hayatımda ilk kez rüşvet veriyorum. Yüzüm düştü, moralim bozuldu, kendimi mahcup ettim. Bir de sormaz mı “Mutsuz mu oldun” diye. Karşımda ülkesine girmeme izin vermeyen bir memur, sol tarafımda yerde duvara dayalı üç otomatik tüfek, kilitli bir kapı… Yok canım ne mutsuzluğu!

Parayı masay  bıraktım, kilidi açıp acele çıktım. Diğer memurların arasından geçerken arkamdan seslendi, onunla evlenmek ister miymişim! Afrika kıtasındaki ilk evlenme teklifimi de 2500 metre rakımdaki bir sınır kapısında rüşvet verdikten sonra aldım ya artık gam yemem. (Düzeltme: İlk evlenme teklifi Mısır’dandı. Mısır’dan evlenme teklifi almadan dönen hanım yoktur.)

Tsibo hem bilmem kaç tarihli land roveri sürüyor hem espri yapıyor hem hapşırıp burnunu siliyor hem çevreyi anlatıyor. (video)

Köyümüze geldik. Adresi veriyorum: No 10, River Side (video)

Burada köylülerin evinde kalıyoruz. Geleneksel silindir şeklindeki evlere Round House diyorlar. Silindir şeklinde yaklaşık 20 metrekarelik bir oda düşünün hem mutfak hem yatak odası hem oturma odası. Duvarlar taşla örülmüş, bazısında çamurla sıva yapılmış. Konik tavan otlardan yapılmış. Evin merkezinde yanan ateşin dumanı yukarıya doğru çıkarak tepedeki açıklıktan dışarı çıkıyor. Tuvalet dışarıda. Banyo yok. Evde su yok. Isıtıcı yok. Hava soğuk. Sıcak su yok. Elektrik yok. Telefon çekmiyor. 10 metre ötede dere şırıltısı. Gökyüzünde parlak yıldızlar. Tercihimiz elektrik ve telefon olmuyor. KalıyoruzJ

Ev sahibimiz ninenin torunu Nbolu bize köyün rehberi olarak eşlik etmeye başlıyor. Karşı tepedeki bir köye yürüyoruz. İki köpek de bizimle: Bless ve Life. Yine bir eve giriyoruz. Evlere  girmeden önce izin manasında “koko” demek gerekiyor. Cevabı bekleyip giriyoruz. Birkaç kadın taş üzerinde mısır öğütmeyi gösterip şarkı söyledikten sonra yaptıkları ot şapkaları ve tasları gösteriyorlar. Olay gittikçe turistik faaliyet haline geliyor. Turizm onlar için de ek bir gelir kapısı olmuş. Yerden göğe kadar haklılar, satış yapmaları gerekiyor ama ben artık bu tip gösterilerden bunalıyorum. İmdadıma kapının ardından bana gülücükler atan yumurcaklar yetişiyor. Fotofraflarını çektiktçe şımarıyorlar. Hemen dışarı fırlıyorum. Şımarma sırası bende. Goproyu içlerinden biraz büyükçe olanın eline tutuşturuyorum, kayıt zaten açık, istediği gibi etrafta dolaşıp çekiyor. Görüntülere bakmak için sabırsızlanıyorum. Ben de kendi kameramla çekiyorum. Çektiklerimi görmek istiyorlar. Fotolara baktıkça kahkahaların sayısı artıyor. Bir tanesi saçımı okşuyor. Hepimiz iyice şımardık. (video)

Akşam kadınların ve erkeklerin ateş çevresinde yaptıkları danstan sonra içinde 5 ranzanın olduğu yatakhanemize yerleşip uyuyoruz. Isıtıcı yok. Soğuk. Odaya bir tane gaz lambası bıraktılar. Tanya ihtiyacım olduğu zaman kafa lambasını bana veriyor.

Sabah 7’de ayaktayız. Nezleyim, ayak bileğim ağrıyor. Ama kendimi dinç hissediyorum. Hava tertemiz. Ninenin yemekleri çok güzel.

Akşam okula gidiyoruz. Çobanlık yapan çocuklar için akşam okulu  var. Öğretmen her hangi bir karşılık almadan eğitim veriyor, kendisi de orada yaşıyor. Çocukların yaptıkları el işleriini gösteiyor. Birkaç tane satın alıyoruz. Ben Lesotho bayrağını temsil eden beyaz, yeşil, mavi  renkli bilelkliği alıyorum. ….Rain, prosperity, (video)

Ertesi gün kahvaltıdan sonra St James kilisesine gidiyoruz. Burası bir Hıristiyon misyonu, misyoner de Saint James. KEvin  fazla inançlı olmadığını ama Hıristiyanlar için ruhani öneme sahip bazı noktalara yürüyüş yapmanın kendisini iyi hissettirdiğini söylüyor. Ona Türkiye’deki St. Paul yolundan, Likya yolundan, Kuşadasındaki Meryem Ana’dan ve Sümela’dan bahsediyorum. Hiç duymamış. Çok ilgilendi.

İkinci durak yakındaki bir başka okul ve köy. Köyün delisi bizi görünce iyice coşuyor. Çevremizde koşturuyor. Çocukları korkutuyor, çocuklar da ona bulaşıyor. Bazen yanımda uslu uslu duruyor, süzüyor, kaçıyor, battaniyesinin içinde zıplaya zıplaya geri geliyor, etrafımda dönüyor, elindeki yemekten yiyor, ikram ediyor. Deliler beni oldum olası severler. O kadar insanın içinde bile gelip bulur sataşırlar.

Okul bahçesinin içindeki küçük binalardan bir tanesi daha özel. Human Traffic denilen insan kaçakçılığı maalesef en çok kız çocuklarını tehdit ediyor. Lesotho’dan Güney Afrika’ya kaçırılan veya kandırılarak götürülen bu çocukları nasıl bir hayatın beklediğini açıklamaya gerek yok. İşte o hayattan kurtarılan kızlara bu okulda eğitim veriliyor. Okulun müdürü “kızlar şu an sınıflarındalar” diyor ve tabii ki biz de mahremiyetlerine özen göstererek binadan uzaklaşıp küçük çocukların sınıflarını ziyaret ediyoruz. (video)

Öğlen yemeğinden sonra gruptan ayrılıyorum. Tsibo “Turist gibi görünme” diyor, çok komik. Soluk benzimle nasıl olacak bu? Onlar Güney Afrika’ya Sani Pass Lodge’a dönüyor. Ben de Tsibo’nun tavsiyesiyle yeni bir rota oluşturup yola çıkıyorum. Yani gerçekten de asfalt yola çıkıp bir taşa oturuyorum, dolmuş bekliyorum. Yarım saat geçiyor. Hemen gelir dedikleri Minibus taksi yarım saat  sonra geliyor. Birden Nbolu ortaya çıkıyor, koşarak gelip valizlerimi ve beni yerleştiriyor. Şoförü tembihliyor. Sarılıp teşekkür ediyorum. Yine kocaman gülüyor.

NBOLU

25 yaşındaki NBolu genç (ben 15 zannetmiştim, insanlar yaşlarını göstermiyor) babaannesiyle birlikte yaşıyor. İngilizce bildiği için köye gelen turistlere yardımcı oluyor. 3 yaşındayken babasını kaybetmiş. Polis şefi olan babası koyun hırsızları tarafından vurularak öldürülmüş. 10 yıl sonra da annesi komşu kadın tarafından zehirlenerek öldürülmüş. Zehirli bitkiler cinayet için çokça kullanılıyormuş.

Nbolu’nun 3 tane kız arkadaşı varmış. Hepsi farklı şehirlerde ve birbirlerinden haberleri yok. Nbolu’nun favorisi şehirde kuaför salonu çalıştıran kız. Hayalini sordum. O kızla ortak olup kuaför salonunu geliştirmek ve ek olarak da turizme devam etmek istiyormuş. Yüzü sürekli gülüyor. Hep koşuşturuyor. Eğersiz dolu dizgin at sürme konusunda da çok iyi.

ŞAMAN

Nbolu bizi bir şamanın evine götürüyor. İngilizce “Healer” denilen yerel iyileştirici. Koko deyip içeri giriyoruz, bu sefer ayakkabılar çıkıyor. 70 yaşındaki şaman teyze atalarından bu yeteneği aldığını söylüyor. Bu yetenek bir nesil atlayarak ilerliyormuş. Yani teyzenin çocukları değil, torunları şaman olacak. Odada davulda ona eşlik eden torunu da var. şaman dansı yapıyor. Kevin, Henric, ben ve Tanya sırasıyla odada onunla yalnız kalıp sorularımızı soruyoruz. Tabii soru sormadan önce parayı görmek istiyor. 30 randı önüne bırakıyorum. Sorumu soruyorum. Tütsü yakıp üzerine eğiliyor, bekliyor. Sonra başını kaldırıp cevap veriyor ama bana bakmıyor. Bizim günlük falların söylediğinden farklı bir şey söylemiyor. Herkesin bana sorduğu soruyu şimdi ben de kendim için ona soruyorum: “Benim burada ne işim var?” “İnsanlara yardım etmeye geldin.” diyor. Tam isabet. “Gezmeye geldin” de diyebilirdi. Bazen sıkıntı hissettiğimi söylüyorum. “Çok düşünme.” diyor. Yine isabet. Nezlemin on gündür geçmediğini söylüyorum. Sana otlardan ilaç kaynatacağım ama yarın sabah aç karnına gelip içmen gerekir diyor. Nbolu’nun söylediğine göre bu ilaç kusturacak ve midemi temizleyecekmiş. Vaktim yok diyorum. Şaman “Eczaneye git” diyorJ

LESOTHO’dan SWAZİLAND’a

Köyden ayrıldıktan iki saat sonra Mokhotlong’a varıyorum. Minik ve sevimsiz bir yerleşim yeri. Tsibo Msolotu Round Guest House’un sahibiyle konuşup fiyatı öğrenmişti. 50 rand. Sadece yatak. Yine de çok iyi. Dolmuş şoförü beni yakınında bir yerde bıraktı. Otelden beni gören bir kadın karşı gelerek bavulumu aldı ve beni odama götürdü. Köyde kaldığımız büyüklükte bir silindir oda, içinde bembeyaz çarşaflı iki yatak, havlu takımı, çay kahve için servis ve ısıtıcı, elektrikli kalorifer, büyük bir banyı, sıcak su, gardrop… Gerçekten 50 rand olabilir mi? İçime bir kuşku düştü. Kadına sordum. 350 rand! Tsibo’yu yanlış anlamışım. Zaten özellikle siyahilerin aksanlarına henüz alışamadım. Kadın patronunu arıyor. Telefonda pazarlıkla 200 randı kabul ediyorum. Eşyalarımı bırakıp çıkıyorum. Şehir merkezinde yemek yiyebileceğimi ve internet kafe bulabileceğimi söylüyor. Hemen çok yakında diyor. Onların mesafe kavramlarıyla bizimkiler çok farklı oluyor. Dünyanın hemen hemen her yerinde bu böyle, Türkiye’de de. “Aha şuracıkta” dedikleri yere en az 1 saat yürümüşlüğüm vardır.

Ana yola çıktım, çevrede dağınık evler var ama Down Town görünürde yok. Taksi çeviriyorum. 7 rand. Pazarlığa gerek yok. Kendimi kasabanın tek internet kafesine atıyorum. İnternet çok hızlı diyorlar. Hevesle bilgisayarımı açıp videoları yüklemeye çalışıyorum. Tabii ki yüklenmiyor. İki saat içinde birkaç whatsapp  yazışması, annemin Line’da konuşurken“yavrum yavruuuummmm, nerelerdesin, öldüm meraktan yavruummm” serzenişleriyle bugünkü internet maceramı da sonlandırıyorum. Kafeden çıktığım zaman karanlık olmuştu. Yollarda elektrik lambası yok. Teneke dükkanlar da kapanmış. Taksi bulmam lazım, çevremde insanlar var galiba ama ben onları göremiyorum. Sadece yanımdan geçen beyaz tşört veya beyaz spor ayakkabıları fark edebiliyorum. Her şey simsiyah. Bu şehirdeki tek soluk benizli benim galiba.

Sabah 6’da uyandım ve yine taksiyle minibüs  taksi durağına geldim. 6.30’dan 7.30’a kadar dolmasını bekledikten sonra hareket ettik. Yaklaşık 3 saatlik bol dağlı, köylü, koyunlu keçili, virajlı yolculuktan sonra Meputhe’ye ulaştım. Başka bir dolmuşla Ficksburg Bridge sınır kapısına geldim. Dolmuşta tanıştığım kız beni indiğimiz yerde tanıştığı bir kıza emanet etti ve ders verdiği okula gitmek üzere ayrıldı. Yeni kız arkadaşım konuşmuyor, bakıyor, yürüyor, dinliyor, çantalarımdan birisini omuzunda taşıyor. Yürüyerek sınır kapısına geliyoruz. Çıkış mühürleri vurulduktan sonra Ficksburg köprüsünden karşıya geçip Güney Afrika Cumhuriyetine ikinci geçişimi yapıyorum. Sınırları yürüyerek geçmeye bayılıyorum. Bu tip köprülü bir sınır bölgesi de Nepal ile Tibet arasında vardı.

Güney Afrikaya sorunsuz giriş mührüm pasaportuma vuruluyor ama polis çantalarımı aramaya çok meraklı. Tek tek açıyorum. Offf yorulmuşum zaten ne gerek var. Minik lokum kutusunu açıp ikram ediyorum, çok lezzetliymiş deyip çantaları kapatıp hoş geldiniz diyorlar. İlk işim çantamın kopan sapını diktirmek olacak. Para çektiğim ATM’nin yanında bir hırdavatçı görüyorum. (Buraya kadar benimle olan sessiz rehberim ortadan kayboluyor) Soruyorum. Bana arkadaki bir kapıyı işaret ediyor. Gel diyor. Yine mi kapı? Bu kapı nereye çıkıyor ya da bir yere çıkıyor mu? Nerede benim biber gazım? Kıpırdamıyorum. Tezgahımsı bir yerden anahtar alıp gidip kapıyı açıyor. Aradan bakıyorum evet binanın arka tarafına açılıyor. Hemen yanda bir oto döşemeci var. Tam yerindeyim. Hemen elimdeki çantanın saplarını dikiyorlar. 10 rand. Bu arada hırdavatçı arada gelip kontrol ediyor.

Johannesburg dolmuşuna yetişebilmek için koşturarak durağa gidiyorum, biletimi alıyorum, ismimi yazdırıyorum, minibüse biniyorum. Sessiz kız arkadaşım çoktan yerleşmiş bile. Nereye kayboldun diyorum gülerek, o da mahcup gülüyor, yine suskun. Dolmuş boş, dolunca hareket edecek. Ne zaman dolacağını Allah bilir. Arkadaşıma ve kendime yiyecek bir şeyler alıp geri geliyorum. Tam iki saat sonra nihayet doluyor ve hareket ediyoruz. Tam 200 metre gitmiştik ki bir istasyonda duruyoruz. İki dk önce dolmuşa binen insanlar inip tuvalete ve markete koşuyorlar. Yaklaşık 20 dk sonra tekrar hareket ediyoruz. Yaklaşık 2 km gittikten sonra bir yol ayrımında duruyoruz. Haydaaa yine niye durduk? Kaptan şoför talimatıyla şapkalar çıkarılıyor, eller kavuşturuluyor. Sessizlik. Başları önde, elleri kenetli dua ediyorlar. Arka koltuktaki kadın beni dürtüyor ve “You pray. Sen de dua et.” diyor. Ellerimi açıp Ayetel Kürsü okuyorum. Yola devam ediyoruz. Birden ortamda tavuk, patates kızartması kokusu hakim oluyor.

Saatler geçiyor, bilgisayarımı açıp notlarımı yazıyorum. Araçta 15 kişiyiz ve hiçbir cam açık değil. Arada cam açtırıyorum. Memnuniyetsiz açıp iki saniye sonra örtüyorlar., hatta genç bir adam yalancıktan öksürdü. Yine saatler geçiyor ve ben havasızlıktan ölüyorum. Kimse rahatsız değil. Şoföre sesleniyorum. “Kalabalığız ve çok havasız, öleceğiz.” Umurunda değil. Önümdeki koltukta oturan Boitumelo cam açarlarsa arabanın hızının düşeceğini söylüyor. Anlamadım! “Johannesburg’da şehir içi dolmuşların sonuncusu saat 8’de. Hepimiz evlerimize gidebilmek için son dolmuşa yetişmek zorundayız. Bu nedenle pencere açmıyoruz.” diyor. Peki!

Buitumelo ile bir şeyler atıştırıp muhabbet ediyoruz, bir taraftan da hatıralarımı bilgisayara geçiriyorum. Lonely Planet’te okuduğum bir iki hostelin yerini soruyorum. “Senin için de sakıncası yoksa bende kalabilirsin.” diyor. Tesadüfen benim kaldığım köyün olduğu yerde doğup büyümüş, birkaç gün önce annesini defnetmiş ve şimdi 2,5 yaşındaki kızı ve yardımcısıyla birlikte yaşadığı evine dönüyor. Boıtumelo ile (meaning is wonderful day) Ficksburg sınırından Johannesburg’a giden dolmuşta tanıştık. Evine davet etti. Yol boyunca Afrikanca gospel kilise şarkıları çalıyor. Sürekli çekilmiyor. Nerede benim kulak tıkaçlarım!

Saat 19.00… Boıtumelo Johannesburg’a girdiğimiz müjdesini veriyor. Çok şükür! Ama yok, yok, bugünkü çilem daha bitmemiş. Şehir içinde 3 araç daha değiştiriyoruz eve gitmek için. Dolmuş istasyonlarından ilk kapalı bir park yeri. İçeri girince ağır ve korkunç bir koku “Şehre hoş geldiniz.” diyor. Arkadaşım “idrar… Her yere yapıyorlar” diyor gülerek. Çantamdan küçük kolonya şişesini çıkarıp yolcuların ellerine damlatıyorum. Kimisi ne yapacağını bilemiyorum. Avuçlarını açmalarını ve sonra kolonyayı ellerine sürüp koklamalarını söylüyorum. Birkaç dakika da olsa hepimiz rahat nefes alabiliyoruz. Dolmuş hareket ediyor, şehre çıkıyoruz ama koku da dolmuşa binmiş bizimle geliyor. Eve geliyoruz, Boıtumelo’nun en yakın arkadaşı Anna, 2,5 yaşındaki tatliş sümüklü (nezleli) kızı ve kızın bakıcısı beni çok sıcak karşılıyor. Boutumelo bana kendi odasını veriyor, banyoyu hazırlıyor.

Sabah 6’dan beri 7 dolmuş değiştirerek …. km yol yaptım. Yolcularla birlikte bilgisayarın şarjı da bittiJ

Sabah önce sıcak bir lapa ikram ediyor, sonra kahvaltıda kızarmış ekmek ve yumurta, çay. Fotolar çekilip Facebooklaşıldıktan sonra Anna’nın vicdanı beni tek başıma bırakmaya elvermiyor.Johannasburg’tan dolmuşa binip Pretoria’ya geleceğim. “Resmi görevliler hariç kimseye yol sorma, sakın paranı, çantanı, cüzdanını, kameranı çıkarma, sakın ama sakın” tembihleriyle ana yola geliyoruz, bir arkadaşına rastlıyor, David. David bize Johannesburg’a kadar gitmemize gerek olmadığını 50 metre ilerideki Cosmo Mall’dan Pretoria dolmuşuna binebileceğimiz söylüyor. Yaşasın. O güzel kokulu, mis gibi tertemiz şehri (!) bir daha görmeyeceğim.

50 dk sonra Pretoria’dayım. 28 rand. Lonely Planetten bulduğum 1322 Backpackers International’ı soruyorum. İki kız beni alıp eşyalarıma da yardımcı olarak başka bir dolmuşa bindiriyor. Hayır burası değil. Bu caddeden geçmiştik. Yanlış yer. Neden beni Arcadia’da indirmediniz? Bu sefer başka birisi daha gönüllü rehberliğimi yapacak. Yüklendi yine çıktık. Google mapsten adrese baktı, şurada hemen dedi. Yürü yürü yol bitmez. Sırtım ağrımaya başladı. 5 dk mesafede dedi. Yürüyüş mü arabayla mı diye sordum. Arabayla dedi. Offfff! Hostele telefon edip tam adresini almasını rica ettim. Aradı, konuşurken yanımıza evsiz bir genç geldi. “Ben nerede olduğunu biliyorum bayan, benimle gelin” dedi. Hayır dedim. Bir dolmuş şoföre bulup sordum. Evsiz genç doğru söylüyor. Takıldık onun peşine. Çantamı kaptı önden önden gidiyor, “come mam, come” diyor. Sonunda bir sokakta taksi buldum, kimse yaşamıyor mu allasen bu mahallede. Taksiye binmeden önce evsiz gence 10 rand verdim. Diğeri beni boşuna yürüttü, kaybetti, ama onun da hakkı kalmasın 10 rand d a ona. Evsiz olan cüzdanımdaki 20 doları gördü saklamaya çalışsam da. “Hayatımda hiç 20 dolarım olmadı, bana ver.” dedi. Kusura bakma, vicdan da bir yere kadar, bu kadar cömert olmaya devam edersem ben de senin gibi olurum. Bye.

Hostele yerleştim. (Facebook’ta video) Güzel, güvenli bir yerde. 4 gezgin daha var. Ukraynalı ve Fransız çift dört aydır Afrika’daymışlar. Botswana’da yeni model bir Land Rover satın almışlar, tavanında açılır bölmesi bile var. Sadece 6 bin Euro. Bu araçla şimdi de Namibya’ya gidiyorlar.

Bu civar için bir öneri daha: Tek kişi bile olsanız araba kiralamak avantajlı. Ama benim gibi yalnızsanız, araba kullanmaktan yorulursanız ve yerel insanlarla kaynaşmak istiyorsanız toplum araçlarını kullanmak en mantıklısı.

Aaaa bir de Pretoria’dan Zimbabve’ye 15 saatlik otobüs yolcuğuyla gitmek mümkünmüş. Bu otobüsler yataklı, dolayısıyla çok rahat. Daha önce Şili’de deneyimlemiştim.

Bu ülkeden çıkmak için can atıyorum. Güzel olmadığından değil, birçok bölgesi Avrupai, o nedenle Lesotho’da dahil 10 günde hızlı bir şekilde ilerledim. Gerçek Afrika’ya bir an önce gitmeliyim. Buralar vakit kaybı.

Tuna (halasının kuzusu) yazım hatalarını görmezden gel. Halanın bu konuda titiz olduğunu  biliyorsun. Ama vakit yok. İnternet bulur bulmaz da yazdıklarımı ve videoları hemen gönderiyorum. Öptüm seni kuzum.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.