KAYBOLDUĞUMU ANNEME SÖYLEMEYİN

Birkaç saat dinlendikten sonra gün batımını tepeden izlemek üzere yürümeye başlıyorum. Akşam yemeğini hazırlayacak aşçıyı, giriş kapısındaki görevlileri haberdar ediyorum. Tepeye çıkan iki patika var. Birisi Ancient Path 350 mt, diğeri Modern Path 450 mt. Ağaçlar, babunlar, ova, nehir, karşıki tepenin arkasında batan güneş, kızıl bulutlar, sağımda pürüzsüz yüzeyli kayalar, solumda 12.yy dan kalma taş duvarlar… Çıt yok. Yalnızım. Çok huzurlu. Biraz melankoli, birkaç fotoğraf… Güneş batar batmaz toparlanıp inişe geçmem gerekiyor. En geç 10 dk içinde karanlık çökecek. İniş şu kayanın arkasındaydı. Değilmiş. Diğerine gidiyorum. İki dev kayanın arasından eğilerek geçilebilen bir yol var. Takip ediyorum. Bu da değil. Şu kalıntıların sağ tarafından gelmiştim. Gidiyorum. Uçurum. Geri dönüp bütün minik patikaları deniyorum ama aşağı inen asıl iki patikayı bulamıyorum. Karanlık iyice çöküyor. Paniğe kapıldım ve yön duygumu tamamen kaybettim. Üstelik topu topu halı saha genişliğinde bir yerdeyim. 10 dakika önce huzur bulduğum melankolik tepe birden çıkmaz sokaklarla dolu bir labirente dönüşüyor. Telefonu kontrol ediyorum, çekmiyor, lambası yanmıyor, şarjım bitti. Dört dönüyorum. Tamamen panikteyim. Kenarlara gidip ovaya doğru bağırıyorum “Help!” Köydeki ve kapıdaki memurların mesaisi bitti, parkı terk ederlerken gördüm bir saat önce. Sola koşuyorum: “Help!” Avazım çıktığı kadar bağırıyorum ovaya doğru: “Heeeelp” Çıt yok. Havanın rengi artık koyu gri, beş dakika sonra zifiri karanlık olacak. Sen o kadar gez gel, halı saha büyüklüğünde bir yerde sıkışıp kal! Skandal. Felaket! Ayıp! Babunlar homurdanarak, ciyaklayarak ağaçlardan inmeye başladılar. Aralarındaki konuşma şöyle:

–          Kim bu?

–          Bilmem, yeni geldi.

–          Ne işi var burada bunun?

–          Deli mi ne?

–          Evet deli.

–          Yardım etsek mi acaba?

–          Boşver. Çeksin akılsız  başının cezasını!

–          Bence de ilgilenmeyin. Bir şey olur, şahit yazarlar.

–          Görmezden gelelim.

–          Ama o bizi gördü.

–          Çok acıklı bakıyor.

–          Ay yazık ben yolu göstereceğim.

–          Valla ben de acıdım şimdi.

–          Çantasında muz var mıdır?

–          Kim aldı bu şaşkını Afrika’ya?

Dalış hocam Dur-Düşün-Uygula derdi. Ayrıca Bear Gills’in Felaket Senaryolarını  da çok seyrettim. O olsa ne yapardı? Şurada bir yerde mağara görmüştüm. Geceyi orada geçiririm. Çantamda kibritim, suyum ve kazağım var. Gün aydınlanınca yolu bulurum elbet. Bulamasam da orman çocuğu Tarzan’ı evlat edinip büyüten maymunlar bana da sahip çıkarlar herhalde. Geceyi hatta ömrünü burada geçirmeyi de hemen kabullendin bakıyorum.  Annemin tembihleri aklıma geliyor. “Kalabalıktan ayrılma kızım! Ana yoldan çıkma kızım! Derinlere gitme kızım! Sen onlara uyma kızım!”

Derken kayaların arasında kırmızı bir tşört görüyorum. Hiç kıpırdamıyor. Miyop/astiğmat gözlerimi iyice kısıyorum koyu gri havada, gerçek mi bu? Tşörtün altında bir de şort var ve spor ayakkabılar. Sessiz, kıpırdamayan kıyafetin içinde uzun ince, sarışın mavi gözlü bir genç bana bakıyor. Koşup sarılıyorum. Çok şükür! Bir melek daha geldi beni buldu. Durumu açıklıyorum. “Yardım çağrımı duydun mu” diye soruyorum. Duymuş ama hem aksanımdan hem de yankıdan “Hub” (kocacım) olarak algılamış, eşime sesleniyorum sanmış ve umursamamış. Tövbe Yarabbi! “Sen burada beni bekle, ben etrafa bakıp geleceğim.” diyor. Bulmuşum bir kere bırakır mıyım. Ürkek ördek yavrusu gibi peşine takılıyorum. Bu labirentte o da bir iki denemeden sonra iniş yolunu buluyor. O önde ben arkasında konuşa konuşa iniyoruz. Sırtındaki yazı dikkatimi çekiyor ve ruh halimi anlatıyor: “Ouch!” Bu melek mesajıyla birlikte gelmiş.

Kanadalı Mark Toronto’da yaşayan bir öğrenci. Okuluna ara verip Afrika’ya gelmiş. Kapıya indiğimizde karanlık çökmüştü. Mark’ın arkadaşı Adrian ve kiraladıkları aracın Zimbabwe’li şoförüne nasıl kaybolduğumu anlatıyorum. Gülüyorlar. Şimdi ben de gülüyorum. “Help”lerimi duydunuz mu diye soruyorum. “Duyduk ama Mark şaka yapıyor sandık.” diyorlar. Tövbe Yarabbi!

Her yer o kadar karanlık ki yön duygumu kaybettim ve otelin nerede olduğunu unuttum. Beni bırakmalarını rica ediyorum. Tesise sağ salim gelince onları bir şeyler içmeye davet ediyorum. Şoför’den  okeyi alınca lokantanın varendasında sohbete başlıyoruz. Masvingo’dan birkaç saatliğine harabeleri ziyaret etmek için gelmişler. Çok hoşgeldiniz, iyi ki geldiniz.

Konu yeraltı zenginliklerine geliyor. Zimbabweli şoför çok sayıda altın ve elmas madeni olduğunu, 30-40 cm derinlikten bile kaliteli taşlar çıktığından ve çok ucuz olduğundan bahsediyor. İlgilenirsem götürebilirmiş. Yalnız olmasaydım hemen gidelim derdim ama tırstım, beni kesin kandırırlar.

Onları yolcu ettikten sonra öğlen lokantadaki stajyer şefe verdiğim tavuğu ve kuşların akıbetini soruyorum. Yeniden kızartmış, sos hazırlamış, patates kızartmış, ekmeklerle birlikte sofra kurdu. Hep birlikte oturduk yedik. Kuşlar bu sefer daha çıtır ve lezzetli.

Not: Great Zimbabwe’ye gelmeye değer mi? Masvingo’ya yarım saat uzaklıkta. Bu civarlardaysanız bir iki saatliğine harabeler gezilip dönülebilir. Günbatımının da muhteşem bir güzelliği yok. Kaybolmaya değmez. Nyanga’yı tercih etmeliydim.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.