LUSAKA

Zambiya’nın başkenti Lusaka tipik bir Afrika başkenti. Merkezde birkaç tane yüksek bina, diğer tarafta halkın yaşadığı karmaşık ve hareketli bir şehir. David’i oteline bıraktıktan sonra benim isteğimle pazara gidiyoruz. Lusaka City Market, Soweto Market, New Soweto Market yan yana kurulmuş pazarlar. Kesinlikle görülmeli. Aklınıza gelebilecek her şey var. Terzi, baskıcı, overlokçu, meyve sebze, kurutulmuş balık, kıyafet, elektronik, tamirciler… Büyük şehirlerde mümkün olduğu kadar az kalmaya çalışıyorum. Duraklamak veya konaklamak zorundaysam taksiyle küçük bir şehir turu atıp hemen pazarlara koşuyorum. Buralardaki karmaşa ve çeşitlilik çok çekici geliyor.

Daha önce pişirilmiş şeklini gördüğüm siyah ağaç kurduna burada da kurutulmuş olarak rastlıyorum. Pazarın bir köşesinde ızgara yapılıp satılan keçi etinden yemek istemiştim. Biraz önce bu ete “sağlıksız, alma” diyen Jonathan şimdi kurt için “çok lezzetli, yemelisin” diyor! Etraftan da “eat, eat” tezahüratları yükselince gözümü kapatıp bir tanesini dişlerimin arasında çıtırdatıyorum, tadı yok, bilmeseniz kurt demezsiniz. Herkes gözümün içine bakıyor. İlk çiğneyişte iğreniyorum, aslında tadı yok sadece bilinçaltı, ama sonra alışıyorum, hatırları için fena değil diyorum.

Jonathan sorang dükkânına giriyor. Sorang (sarang) Afrikalı kadınların elbise, etek, sırtta çocuk taşımak, örtü vs için kullandıkları çok amaçlı 2 metrelik bir kumaş. Rengârenkler ve desenleri çok hoş. Jonathan “Sence hangisi güzel?” diyor, geleneksel desenlilerden turuncu bir tanesini işaret ediyorum. Satın alıyor ve bana hediye ediyor: “Zambiya’yı hatırlarsın.”

Jonathan beni ailesiyle tanıştırmak istediğini söylüyor. “Yalnız bir kadın gezgin olarak seni onlarla tanıştırmak benim için gurur verici olacak. Sen çocuklarımın geleceği için ilham verici bir insansın.”

Pazar turundan sonra Jonathan’ın eşi Christine, oğlu, kızı ve yeğeni küçük kızla birlikte akşam yemeğine gidiyoruz. Beni Levy adında bir AVM’ye götürüyorlar. Levy eski Başbakanlarıymış ve Fransa’da bir hastanede vefatından sonra adını bu alışveriş merkezine vermişler. “5 tane daha alışveriş merkezimiz var.” diyorlar övünerek. Ah ne büyük aldanış! Tüketmenin ve alışveriş merkezlerinin varlığı burada da gelişmişlik göstergesi olarak halka lanse ediliyor. Yiyecek standından yerel yemeklerden chikanda, impwa, ıspanak, rape ve içecek olarak maheu (mısırdan yapılmış hafif tatlımsı, ayranımsı bir içecek) alıyorum. Onlar pizza sipariş ediyorlar. Christine 5 çocuk büyütürken okumaya fırsat bulamadığı için bu yıl yeniden ortaokula başlamış. Çocuklardan 14 yaşındaki delikanlı futbolda çok iddialı. 13 yaşındaki Grace ise okulun atletizm takımında ve koşuda okul birincisi. 9 yaşındaki küçük kız ise kuzenleri. Anne babası Cape Town’da çalışıyor. Jonathan “Kıza biz bakıyoruz, aile ve akrabalık bağlarımız çok kuvvetli.” derken gurur duyuyor. Çocuklara bayrak hediye ediyorum ve beni Lusaka Backpacker’s veya Kalulu Backpacker’s hostellerinden birisine bırakmalarını rica ediyorum. “Bizim evde kal, yarın seni otobüs terminaline bırakırız.” diyorlar. “Ama evde elektrik yok.” “Hiç önemli değil” diyorum. Eve gidiyoruz ki evde yalnızca elektrik değil sıva bile yok. Şehir merkezinden 20 km uzaklıkta yeni bir yerleşim yeri. Yol toprak ve çukurlarla dolu. Arsayı yeni almışlar. Kira vermemek için buraya taşınarak evi içinde otururken inşa ediyorlar. Çimento tuğlaları harçla birleştirilip duvarlar örülmüş, bir de çatı kondurulmuş, hepsi bu. Su bahçedeki kuyudan alınıyor. Hevesle evi gezdiriyorlar, ellerinde ışıldak. Minik bir bahçe yapmışlar, 14 yaşındaki delikanlı bütün bitkileri tanıtarak hangi hastalığa iyi geldiklerini anlatıyor. Bir de ağaç var, kabuklarını kesip kaynatarak içiyorlarmış yüksek tansiyon için. Odamı gösteriyorlar, kızlarla birlikte aynı yatakta uyuyacağım. Kızlar bir saniye peşimden ayrılmıyor. Oğlan çantamı taşıyor, kızlar ışık tutuyor, anne yatağa temiz çarşaf seriyor, Güney Afrika malı kaliteli ve çok kalın battaniyeyi benim için çıkarıyor. Evleri için sadece hafta sonları çalışmaya vakitleri var ve işçi çalıştıracak imkânları yok. İnternetteki gönüllülük sitelerinden evlerini tamamlamalarına yardımcı olacak gönüllüler bulabileceklerini söylüyorum. Sitelerin isimlerini hemen kaydediyorlar.

İlk bakışta bizim için yokluk olarak algılanabilecek şeyler onlar için büyük bir varlık. Salonun ortasında kablolar, çimento, tuğla, odalarda mobilya olarak sadece bir yatak var, kıyafetler yere tepeleme yığılmış. Penceresiz, sıvasız çıplak yapı onların gelecek için inşa ettikleri yeni yuvaları. Karıncalar gibi, arılar gibi evlerini içinde yaşarken inşa ediyorlar ve misafir bile ağırlıyorlar. İşte bir melek ailesi…

Ben hemen yatıyorum, kızlar yanıma ilişiyor. Onlar uyuyor, ben uyuyamıyorum. Saat sabah 5’teki Mfuwe otobüsüne yetişmemiz lazım. 5’e on kala istasyondayız ama otobüs boş olmasına rağmen erken kalkmış. Canım çok sıkıldı. Bir sonraki otobüs 7’de ve Chipata’ya kadar gidiyor. Oradan Mfuwe’ye başka bir araç, Mfuwe’den South Luwangwa Parkına başka bir araç bulmam gerekecek. Yapacak bir şey yok. Biletimi alıyorum, bu sefer koltuklar numaralı satılıyor. Süre 12 saat ve fiyat 180 Kwanca. Bu otobüsler uzun molalar vermiyor. Sadece küçük bir yerleşim yerinde 5 dakikalık bir ihtiyaç molası verdi. Herkes gözüne kestirdiği bir lokantaya girip tuvalet ihtiyacını karşılayıp yemeğini alıp otobüse bindi. Şoför yerinden kıpırdamadı bile. Tavuk, balık, patates kızartması kokusu eşliğinde yola devam edildi. Birçok yerde yolcu indirilip yolcu alındı ama asla mola verilmedi. Şoför değişikliği olmadığı gibi toraman şoförümüz direksiyon başındayken kavurma yiyip kemik kemirdi. Neyse ki Great East Road’un büyük bölümü yenilenmiş. Mfuwe’ye ulaştığımızda hava kararmak üzereydi. Kampa en az 2 saatlik yolum daha var. Taksiciler hemen otobüsün kapısına yığılıp “taksi mem, mem taksi, sistı taksi” demeye başladılar. Çantamı birisi kapıyor, diğeri onun elinden alıyor, sonra bir başkası kafasının üzerine yerleştiriyor. Bu arada 200 kwancalık yol için benden 700 kwanca isteniyor. Kendi aralarında müşteri kavgası yapıyorlar. Sessizce bir kenarda bekleyip kozlarını paylaşmalarını seyrediyorum. Yapacak başka bir şey yok çünkü. Onlar hesaplaşıp tekrar beni hatırlayınca aralarından birisiyle anlaşıyorum. Bana özel olması gereken külüstür takside en öne oturtuluyorum ve birkaç metre gittikten sonra arka koltuğa müşteri alınmaya başlanıyor. Şoför çok genç ya da 18 yaşında gösteren 30’luklardan, 3 yaşındaki kızı da bizimle. Müşteri alındıkça alınıyor. Arka koltukta 5 kişi var, çocuk kucakta. Şoför kendi koltuğuna yani benimle vites arasına bir kadın yolcu alıyor. Araba otomatik vites, gerektikçe vitesi ben veya yolcu hanım değiştiriyoruz. Yolcu indirip bindirmelerle epeyce vakit kaybediyoruz, ben yorulmaya usanmaya başlıyorum, para kazanmaya çalıştığı için ses çıkarmadım ama bedelini yine ben ödeyeceğim. Başım ağrımaya başladı. Sonunda “Beni hemen gideceğim yere bırak, artık müşteri almak yok.” diyorum gayet ciddi ve sinirli bir ses tonuyla. “Yes mam” deyip Flatdogs Camp’e getiriyor ve fazladan 50 kwanca daha istemeyi ihmal etmiyor. Hayır deyince ısrar etmeyip gidiyor. Saat akşam 9 galiba, emin değilim. Yolda tutan migren ağrısı ve mide bulantısı beni mahvetti. Hemen yatıyorum.

Sabahleyin bahçemde bir fil ailesi otları, dalları yiyordu. Çok ağır ve iri cüsseli olup bu kadar sessiz hareket eden çok az hayvan vardır herhalde. Çok ürkekler ama çok tehlikeliler, kaçacaklar mı saldıracaklar mı belli değil.

4’te başlayıp 8’de biten akşam safarisine katılıyorum. Hayvanlar gündüz dinlenip gece avlandıkları için akşam safarilerinde aslan, kaplan, çakal görme ihtimali daha yüksek. Jeeplerin her tarafı açık, bunda tente bile yok. Rehberlerimizin ikisi de Zambiyalı. Özellikle gözetmen olanlar mutlaka ve mutlaka Afrikalı oluyor. Irklarına ait yetenekleri sayesinde hayvanların seslerini ayırt edebiliyorlar, çok iyi duyuyorlar, gözleri çok keskin, iz sürebiliyorlar. Bir iki saatlik geziden sonra asıl merakımız olan aslan sürüsüne rastlıyoruz. İki erkek, 8 dişiden oluşan sürü gece karanlığında dinleniyor. Aramızda 2-3 metre var. Arada kalkıp aracın etrafında dolaşıyorlar. Çok seyrettiğim aslan saldırıları videoları aklıma geldikçe ürküyorum. Aracın her tarafı açık. Canları istese rahatlıkla atlayıp aramızdan birisini akşam yemeği yapıp diğerini de kahvaltıya saklayabilirler. 50 metre ötemizde ise impala sürüsü otluyor. İnsanlar, geyikler, aslanlar barış içinde yaşıyoruz şu an. Bu akşam herkesin karnı tok galiba. Belgesellerde görmeye alıştığımız aslanları bu kadar kalabalık bir sürü halinde ve bu kadar yakından  kendi ortamlarında görmek etkileyici.  

Programımı yanlış yaptığım için asıl istediğim yere gidemeyeceğim. Angola vizesi süresinin 5’inde dolduğunu unutmuşum. Tanganyika Gölü için vaktim yok maalesef. Henüz fazla turistik olmadan bu bölgeyi görmek istiyordum. South Luwangwa’ya gelmek zaman ve para kaybı oldu bu anlamda. Şimdiye kadar birkaç safari parkına gittim ve önümdeki ülkelerde de gideceğim. Bir süre sonra birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Bu nedenle Tanganyika’yı tercih etmeliydim. Aslan kaplan diğer ülkelerde de var ama Tanganyika sadece burada. Üzgünüm.

Flatdogs Camp Luwangwa nehrinin kenarında, park dışında ama parka en yakın kamp alanı. Yemekler çok güzel. Diğer kamplardan buraya yemek için gelenler var. Çadırlar ve şaleler nehir kenarına sıra halinde dizilmişler, yani biraz fazlaca yaygın. Mana Pool’daki Trichilia kampın sıcaklığı yok. Ekonomik bir safari kampı için Marula Camp’i tercih etmeliydim.

Mfuwe’den Lusaka’ya uçakla dönüyorum. Lusaka Backpackers’dayım. Jollyboys kadar güzel değil ama idare eder. Buradan Angola’ya nasıl geçeceğimi planlayacağım.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.