MANA POOL NP (National Park)

Misafir olarak Cape Town’lı bir çiftten başka kimse yok. Trichelia Private Camp oldukça lüks. Tamamen kazara buradayım. Zambezi nehrinin kenarında. Karşı kıyı Zambiya. Doğa muhteşem. Yanı başımızda su aygırları, filler. 3 öğün yemek, içecekler, günde iki safari günlük 400 dolar. Yiyeceklerimi Kariba’da marketten temin ettim. Aslında bu kampta böyle bir seçenek yok ama sahibi Kevin’in anlayışlı olması sayesinde, istisna olarak, sadece konaklama için ödeme yapacağım. Bu parkta ekonomik konaklama seçeneği çadırınız ve kendi aracınız varsa mümkün. Cape Town’lı çift akşamki safaride 3  tane aslan görmüş. Sabah 5’te uyandırılıyorum, 40 yıldır safari rehberliği yapan İskoç kökenli Kenyalı Jim ile aslan görmek umuduyla yola düşüyoruz. Fil, impala, zebra… Aslan göremedik. Jim 20 yıl önce bir aslan  saldırısına uğramış. Av safarisine rehberlik yaparken arazide bir aslan üzerine atlamış. Müşterilerden birisi aslanı vurarak öldürmüş. Jim çok zarar görmemiş ama aslanın nefesinin kokusunu, kafasının büyüklüğünü ve derisinin avuçlarında bıraktığı hissi hiç unutmamış. Nasıl unutulur ki!

Jim elinde lambasıyla beni çadırıma kadar getiriyor. “Bir şey olursa ‘Jim’ diye bağır, hemen yan çadırdayım.” diyor. “Ne gibi bir şey?” diye soruyorum. “Boşver!” diyor. Vahşi hayvanlar gerçekten de yanımızdalar galiba.

Çadırım çok konforlu, tertemiz çarşaflar, havlu ve özel tuvaletim var. Yemekte gümüş çatal bıçaklar kullanılıyor. “Çölde Çay” filminde gibiyim. Duş dışarıda ve ortak ve üstü açık, sıcak su, sabun, havlu, şampuan mevcut. Gece hayvan sesleri beni ürküttü, uyuyamadım. Sabah safarisinden saat 10’da döndüğümüzde çadırımın yanında bir fil vardı. Su aygırları da çadırlarımızın hemen yanından nehre iniyorlar. Su aygırlarının timsahlardan daha tehlikeli olduğu biliniyor. Öğleden sonraki safariye katılmadım, uyumayı tercih ettim. Kampın yöneticisi Kevin asla ve asla kamp alanından ayrılmamamı, nehre inmememi, yürüyüşe çıkmayı bırakın 10 metre bile uzaklaşmamamı söylüyor. “Biz onları göremiyoruz, ama onlar bizi görüyor.” diyor.

Şu anda buradaki ikinci akşamım ve notlarımı aslan kükremesi eşliğinde yazıyorum. Çalışanlar ve rehberler lambalarla sürekli olarak etrafı kolluyorlar. Elektrik yok. Aslında çok huzurlu bir yer. Ama çok fazla aslan saldırısı videosu izlemişim galiba, ürküyorum.

Cape Town’lu ve Zimbabweli Jani ve Malcolm nasıl olup da kampa özel araçsız ulaşmayı başardığımı tekrar tekrar sorup detayları hayretle dinliyorlar. İşten ayrılıp Afrika’yı yerel ulaşım araçlarıyla ve yalnız gezdiğimi duyunca da hepsinin nutku tutuluyor.

Buraya ağustos ve eylül aylarında gelmek daha mantıklı. Şu an sezon yeni başlıyor ve turist yok. Dolayısıyla kanoying yapabilmek için gruba ihtiyacım var ama grup yok. Kariba’da gölde houseboatlarla gündüz ve gece seyri yaparak hayvanları izlemek de güzel bir deneyim olabilirdi ama onun için de grup lazım. Buradan Victoria Falls’a uçan charter uçakları da şu anda sefer yapmıyor. Vic Falls’a nasıl ulaşacağıma yarın karar vereceğim.

Büyük bir ağaç var. Gerçi buradaki ağaçların hepsi devasa büyüklükte. Telefonlar ancak o ağaca çıkınca çekiyor.

İkinci gece çok gürültülü geçti. Birçok farklı hayvanın sesi birbirine karışıyor. Aslan kükremeleri duyuyorum. Babunların başı dertte gibi. Kötü bir babun çığlığıyla birkaç kez uyandım. Sabah erken saatlerde büyük bir gümbürtü ve çatırtıyla sıçradım. Telefon ağacı kendiliğinden devrilmiş. Altında bir çadır veya insan olmaması büyük şans. Jim gece leoparların birkaç babun avladığını söylüyor, çığlıklar onlara aitmiş. Ayrıca sabahleyin kampa 30/40 metre kadar yaklaşan 2 leopar görmüşler. Sabahki safariye katılmadım. Safari için 5’te yola çıkmak gerekiyor. Uyumayı tercih ediyorum. Kampta çalışan Zimbabweliler ve benden başkası yok, herkes safaride. Uyanıp mutfağa gidiyorum. Beni Makuti’den kampa getiren Beaven yumurtayı nasıl istediğimi soruyor. Kendi malzememi getirdiğimi söylüyorum. Ödeme yapmayacaksın, bizden diyor.  Ben de kolları sıvayıp menemen yapıyorum. Misafirlerin yemek yediği alana sofrayı kuruyorum ki Beaven gelip “Çok incesin ama bizim o masada yemek yememize izin yok.” diyor. İçim bir tuhaf! Kaçıncı yüzyıldayız! Çok şey değişmemiş sanki! Sofrayı açık mutfağa taşıyıp hep birlikte yiyoruz. “Aile fotoğrafı” çekip yemeğe başlamadan önce dua ediliyor. Bir arkadaşları malaryadan dolayı hastaneye gitmiş. Endişeliler. Tek tek tanımaya çalışıyorum. Shini’ye sıra geliyor. “Kaça gidiyorsun sen çocuğum?” diye soracak oluyorum ki 30 yaşındayım diyor. Küçük dilimi yutacağım. Afrikalılar gerçekten çok genç gösteriyorlar. Erken yaşta evlenip erken yaşta çocuk sahibi oldukları halde çok dinçler ve ciltleri çok gergin, çoğunun fiziği düzgün ve zayıflar.

Rasta saçlarıyla Beaven 43 yaşında. 6 çocuğu var. 25 yaşındaki kızı Londra’da tıp eğitimi alıyor. Aslında bir heykeltraş. Avrupa’da çok sayıda etkinlikte heykelleri çok iyi paralarla satılmış. Ama Zimbabwe ekonomisi batma noktasında olduğu için şu anda bu işi yapıyor, yani kampta ne iş olursa onu yapıyor diyebilirim. Çalışkan, kaprissiz, alçakgönüllü, ayrıca melankolik ve bohem bir tarzı var. (Heykelleriyle ilgilenenler benimle iletişime geçebilir)

Üçüncü gecemde hayvan seslerine alıştım. Bu parktaki ilk ve tek aslanı rüyamda gördüm. Geldiğim ilk gece rüyamda bir aslan çadırıma girmişti. Yardım için bağırıyorum ama sesim çıkmıyor. Akşam yine konu bana geliyor. Janni Afrika’da aslanlardan değil ama otobüslerden korktuğunu söylüyor. Bense minibüslerle seyahat etmeyi şimdiden özlediğimi söyleyince Jim “çok sıradışı bir insansın” diyor.

Sabah 7’de Beaven beni uyandırıp Kevin’in Harare’ye gideceğini söylüyor. Hemen toparlanıyorum.  Herkes safaride. Mutfağa girip Kevin, Jim, Janni ve Malcolm’a söz verdiğim menemeni yapıyorum. Döndükleri zaman birlikte kahvaltı yapıyoruz. Özellikle Malcolm iki tabak menemen yiyor, tarifini alıyor. Vedalaşıp yola çıkıyoruz. Mana Pool’dan Harare’ye 7 saatte ulaştık. Suhshine Guesthouse’a bırakıldım. Şık bir yer. Bir gece için gereksiz pahalı dedim ama başka yer aramaya da üşendim. Bahçede orta yaşlı küçük bir parti var. Sırp kökenli Savo hemen arkadaş oluyor benimle. Dişçi ve yıllardır Zimbabwe’de. Eğitim sisteminin mükemmelliğinden bahsediyor. Çocuklarını yüksek bir ücrete özel okulda okutuyormuş. Cambridge ile eşdeğer diyor. Devlet okullarındaki disiplin de İngiliz kökenli imiş. Kız arkadaşı tam bir Tina Turner. Aryalar dinleyip sohbet ederken HIFA’yı kaçırdığım için üzüldüğümü söylüyorum. Harare Uluslararası Sanat Festivali çok meşhur. Tesadüfe bakın ki Savo’nun hayat arkadaşı Zimbabwe’nin Tina Turner’ı festivalin organizatörlerden. “Gelecek yıl gelmeden önce haber vermen yeterli, ben her şeyi senin için organize edeceğim.” diyor.

İnternet bağlantım yine kötü olduğu için Savo Air Zimbabwe’yi arayıp yarınki 10.30 Victoria Falls uçağı için rezervasyonumu yapıyor. 8.30’da onlarla birlikte hava alanına gideceğim.

Sabah 8.30’da hazır bekliyorum. Ama gelmiyorlar. Savo’yu arıyorum birkaç kez, cevap yok. Uçağın kalkmasına 45 dakika var, havaalanı 20 dk uzaklıkta. Taksi bulmak için caddeye gidiyorum. O sırada Savo arıyor. Planlarının değiştiğini söylüyor. Bana haber vermeyi gereksiz bulmuş galiba. Otelden bir taksi çağırabileceğim gibi bir şeyler gevelerken telefonu yüzüne kapatıyorum. Daha fazla dinleyip vakit kaybedemem. Önce uçağa yetişmem lazım, sonra güzel bir mesaj yazarım! Yolculuğumun şu anına kadar “güvenilmez” denilen Afrikalılar tarafından hiç yarı yolda bırakılmadım. Ama gıptayla baktığımız o Avrupalı entelektüel beyefendi beni unutuvermişti!

Uçak rötar yaptığı için yetiştim. 1 saatlik bir uçuşla Victoria Falls havaalanındayım.

KOMPİSİ KÖYÜ ve VİKTORYA ŞELALELERİ

Taksi çağırıp beni misafir edecek olan köye gidiyorum. Köyü www.workaway.info adlı gönüllülük sistemi üzerine çalışan bir siteden buldum. Round house denilen yuvarlak toprak evlerden oluşan küçük bir köy. Elektrik yok. Su şehirden meydandaki çeşmeye geliyor. Banyo ve tuvalet ortak, etrafı kamışlarla çevrili, üstü açık. İsterseniz doğayı da kullanabilirsiniz. Bir tanesi mutfağın içinde, diğeri mutfağın dışında açık alanda iki ocak var. Ocaklar odun ateşiyle yanıyor, ısınma ve pişirme bu iki ocakta dökme tencerelerde pişiriliyor, tahta tabaklarda servis yapılıyor. Birkaç eşek, inek ve 3 köpek var. Mısır tarlası, sebze bahçesi köyün ihtiyaçlarının bir kısmını karşılıyor. Sürekli kutsal kitap okuyan köyün yaşlı amcası, “goko” yani büyükanne, ayaklarıyla resim yapan Nompilo, diğer ressam Chris köye gelir kaynağı sağlamaya çalışıyor.

Kadınlar yaşlılara, çocuklara ve kendilerine ait çamaşırları yıkıyorlar. Genç erkekler kendi çamaşırlarını kendileri yıkıyor, bazı günlük işlerde de yardımcı oluyorlar. Köyün lideri ise elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor.

4 küçük çocuk var. Ailelerinin nerede olduğunu soruyorum, “burada değiller” deniyor, ayrıntıya girmiyorum. Çocuklar çok cana yakın. Mickey sarılmayı çok seviyor, annesi burada değil, özlüyor tabii. Adını “Kucak” koydum, manasını da öğrendi, hemen kollarını açıp sarılıyor. Çocukları göremeyince “Kucaaaakkk” diye bağırıyorum, bir yerlerden çıkıp “kiceeeeek” diyerek üzerime atlıyorlar, eriyorum.

Afrika’da çocuklar çok sakin, söz dinliyorlar. Kendi oyuncaklarını kendileri yapıyorlar. Oyunlarını kendileri kuruyorlar. Sürekli toz toprak içindeler. Çok sık yıkanma yok. Bizim bildiğimiz ve alışık olduğumuz anlamda temizlik yok. Akşam olunca onlar da ateşin etrafına dizilip sessizce oturuyorlar ve büyüklerinin sohbetlerini dinliyorlar. Öylece ateşi seyretmelerine bitiyorum. Keşke ne düşündüklerini bilebilsem. Bu kadar zor şartlarda büyüyen, zor şartlarda seyahat eden bu çocukların ağlamayı bırakın mızmızlandıklarına bile çok az şahit oldum. Kocaman kara gözleri, acı çikolata tenleri, köfte dudakları, nokta burunlarıyla  hepsi birbirinden güzel. Küçük yerleşim yerlerinde ve toplu taşımalarda beni görünce şaşıran, inceleyen, dokunan, çekingen davrananlar da oldu. Çoğu ilk kez beyaz tenli bir insan görüyor. “Hangi gezegenden geldi bu soluk benizli yaratık?” der gibiler.

Köyde Brezilya-Japon-Hindistan kökenli Kayna iki aydır gönüllü olarak bahçede çalışıyor. 3 yıldır geziyormuş. Bugün Kayna ve Chole ile birlikte şehre yani Victoria Falls Town’a gidiyoruz, 15 km kadar uzaktayız. Kayna gezi yazılarını satarak para kazanıyor. O internette iş görüşmelerini yaparken biz Chole ile Victoria Falls Bridge’e gidiyoruz. Köprü Zambezi nehrinin üzerinde. Zimbabwe ve Zambia arasındaki sınırı bağlıyor. Gördüğüm en güzel sınır geçiş noktası. Düşünsenize köprünün yarısı Zambia’da, diğer yarısı Zimbabwe’de. Bungee jumping, swing, zip line platformu da burada. Bungee ve swing 160 US dolar, zip line 45 US dolar. Köprü ünlü olduğu için aktivitelerin fiyatı da yüksek. Zimbabwe pahalı bir ülke. Çok zengin altın ve elmas madenleri olmasına rağmen ekonomisi çökmüş durumda. Nedeni malum. Acısı da halktan ve benim gibi dar bütçeli gezginlerden çıkıyor.

Şu anda Afrika’da kış mevsimi ve sıcaklık 25 derece.

Afrika’da internet her yerde çok yavaş. Videoları ve fotoları siteye yükleyemiyorum, hikayeler eksik kalıyor. Facebook’taki ve İnstagram’daki Letsfreenow adlı sayfamda ve profilimde paylaşabildiklerim  cep telefonuyla çekilenler. Keşke Gopro’daki ve Canon’daki videoları yükleyebilsem. Keşke bir şekilde değerlendirebilsem. Bu civarlara gelmek isteyenler için daha faydalı rehber görüntüler olabilirlerdi.

Köyün lideri yani ailenin babası Mpisi hepinizi köyüne davet ediyor. Köyün adı Kompisi. Victoria Falls’a 12 km uzaklıkta. Mpisi’nin telefon numarası 00263 71 3998314. Gönüllü olarak çalışmak suretiyle köyde misafir ediliyorsunuz. Hangi işlerde çalışabileceğiniz konusunda Mpisi ile irtibat kurarak bilgi alabilirsiniz.

Köyde fazla kalmadım, çünkü kendimi çok faydalı hissetmedim. Herkes çok cana yakın, samimi. Ama bulaşıklara yardım etmekten daha dişe dokunur bir iş yapabilirim. Bahçedeki ağır işler de bana göre değil. Zaten köyün erkekleri ve Kayna bahçeyle ilgileniyor. Köyde bulaşık çamaşır yıkamak daha önce hiç böyle bir iş yapmamış Amerikalı/Avrupalı için enteresan olabilir ama benim için değil. Çevredeki birkaç okula gidip Türkiye’yi anlatacaktım ama onu da organize edemedik, vakit yok artık. Pasaportumdaki Angola vizesinin geçerlilik tarihini kontrol ettiğimde 5 Hazirandan önce giriş yapmam gerektiğini fark ediyorum. Zimbabwe ile Angola arasında sınır yok. En yakın ülke olan Zambiya’da birkaç gün gezip hemen Angola’ya geçmem gerekiyor. Kompisi köy halkını ve yaşam şekillerini tanımış olmaktan memnun, güzel duygularla ayrılıyorum. Victoria Falls Town’a geçip Shoestring Lodge’a yerleşiyorum. Şehir merkezinden 500 metre kadar uzakta, uygun ve sevimli bir hostel. Akşamları bardaki yüksek müzikten dolayı bazen rahatsızlık verici olabiliyor. Victoria Şelalerine yürüyerek 2 km ama ben otostop yaptım 2 dk sonra kapıdayım. Giriş ücreti 30 dolar. Kıymetli eşyalarınızı sudan korumak için plastik bir poşet veya su geçirmeyen bir çanta almayı unutmayın. Islanmaktan hoşlanmıyorsanız yanınıza yağmurluk alın, yoksa girişte kiralayabiliyorsunuz. Gerçekten de ıslanmaktan hoşlanmıyor musunuz? Yeni bir şey deneyin ve dünyanın en büyük üç şelalesinden birisinde çoluk çocuk sırılsıklam olun. Yüzünüzü gökyüzüne çevirin, kollarınızı açıp avuç içlerinize düşen damlaları hissedin. Kurumanız beş dakika sürer ama hissettiğiniz keyif bir ömür boyu.

Not: Zimbabwe ve Zambiya için 50 US ile ortak bir vize alınabiliyor. Bu vizeyle Kazangula sınır kapısından Bostwana’ya günübirlik giriş yapabilmek de mümkün. Vizenin adı Kaza Uni-Visa. www.kazavisa.info

Not: Yeni bir iş kolunu ilk kez duydum. Drone hunting. Güney Afrikalı iki genç drone ile kaçak hayvan avcılarını tespit edip park görevlilerine bildiriyorlar. Birkaç gün çalışıp birkaç gün dinleniyorlar.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.