MOZAMBİK

Yol meleklerimden Linda sabah beni Manzini’ye bıraktı. Direkt Maputo’ya giden küçük döküntü bir minibüsle (90 rand) 2 saat sonra Gopa Sınır Kapısındayım. 70 dolar ödeyerek vizemi aldım ve Mozambik’e geçtim. Aslında artık vizeye gerek olmadığını ve soyulduğumu biraz geç anladım. Zira polis şefinin önce çok suratsız, parayı aldıktan sonra da neşeli halinden şüphelenmiştim. Gitti 70 dolarım, haram olsun! Ayrıca Dışişleri Bakanlığını ve Mozambik Hükümetini bilgiyi zamanında sitelerinde paylaşmadıkları için kınıyorum.

2 saat kadar daha yolculuk yapıp Maputo minibüs istasyonunda indim. Hemen yanıma birisi geldi. Gideceğim hosteli bildiğini söyledi, fiyatta anlaştık. Taksi dediği şey rikşa çıktı, üstelik komisyoncuymuş, rikşayı başkası kullanıyor. Hostele gelince de söylediği fiyatın birkaç katını istedi ve sözünü inkar etti. Bavulumu almaya kalkıştı. Resepsiyondaki kızla birlikte bavula yapıştık. Bağırdım. Hostel sahibi araya girince sorun çözüldü. Sorun benim daha fazla para vermemle çözüldü tabii ki.

Saat 4… Feima Markete gittim. Haritada yazdığı gibi Craft Market diye sorarsanız tamamen farklı bir yere gönderilirsiniz. Burada bilinen adı Feima. Kanvas üzerine yağlı boya tablolar, içi hasır örgü dışı kumaş kaplı çantalar, el yapımı ağaç işleri çok güzel ve ucuz. Yaklaşık 1 metrelik bir ağaç oyma işine 150 dolar dedi ki pazarlıkla 50 dolara alınır.

Oradan hemen 500 metre ileride deniz kenarındaki tarihi Palona Otele yürüdüm. Bahçesinde dolaşıp taksiyle hostele geri döndüm. Kaldığım hostelin adı Base Backpackers. Hiç beğenmedim ama geç oldu başka yere geçmeyeceğim. Lonely Planet’a nasıl almışlar anlayamadım. Internet yok mertebesinde, binanın dışı ve içi çok bakımsız. Tek iyi tarafı 6 kişilik yurt odasında yalnızım. 1 gece fiyatı 600 metical (meşikal). Maputo Backpackers daha iyi olabilir, en azından sahildeymiş, geç öğrendim.

Burada şehiriçi ulaşım araçları tıka basa dolu. O nedenle taksi kullanıyorum. Gündüz yürümekle birlikte hava kararınca kesinlikle taksiyle dönüyorum.

HÜSREV BEY

Sabah ilk işim internetli telefon hattı almak oldu. Tren istasyonu (CFM), down town, pazar (Mercado Municipal yayını Facebook’ta) derken kendimi Maputo Mall’daki Restaurant Istanbul’da buldum. Kan çekti derler ya beni de kebap kokusu çekti. Lokanta’nın sahibi Hüsrev Bey İstanbul ve Maputo arasında mekik dokuyan Denizli’li bir iş adamı. Ziyaret ettiğim saat yemek saati olmamasına rağmen lokanta doluydu. 2 yıldır Maputo sakinlerine Türk yemekleri tattıran mekânın ustası ise Bingöl’den. Hüsrev Bey 6 yıldır Mozambik’te birkaç iş kolunda faaliyet gösteriyor, çalışanların büyük kısmı Mozambikli. Lokanta haricinde işlettiği mağazalarda Türk malı ürünler satıyor. Çok mütevazı, sakin ama yerinde duramayan, tek bir konuya bağlı kalamayanlardan. Lokanta’da 22 Mozambikli istihdam edilmiş. Sabah 8’den akşam 11’e kadar açık. Ayran ve deniz ürünleriyle yapılmış empanada (bir tür börek) ikramından sonra ayrılıyorum. Okyanus kenarındaki yürürken Zambi’ye rastlıyorum. Şık bir mekan, fiyatlar da öyle! Daha çok yabancıların tercih ettiğini görüyorum. Acıktım ama Zambi’de yemeyeceğim. İstanbul restauranta dönüyorum. Kebap yeme fırsatını kaçırmam, önümüzdeki aylarda bir daha bulamayabilirim. Lahmacun, acılı kebap, ayran, künefe çok lezzetli. Yurt dışındaki Türk lokantalarında bu lezzeti bulmak zor çünkü gerçek malzemeyi bulabilmeleri çok zor. Hüsrev Bey çayı ve pul biberi Türkiye’den getirdiğini söylüyor. Diğer malzemeler yerel. Bölge etlerinin lezzetine ustanın tecrübesi de karışınca Ankara’da birçok yerde yediklerimden daha güzel bir kebap yedim. Yan masalardaki Türklerle de tanışınca sohbet ilerliyor. Hüseyin elektronik mühendisi, asansör şirketinin daveti üzerine iki hafta önce gelmiş. Taner ise yine Türkiye’deki şirketinin daveti üzerine 6 ay önce gelmiş ve reklam tabelası yapıyor. Kazançları iyi, ülke ucuz. İkisi  de hallerinden memnunlar ama şu an çok açlar: “Abi bize acil lahmacun gönder. Kahvaltıyla duruyorum.”

TOFO

Bu sabah kıyıları takip ederek kuzeye doğru çıkmaya başlıyorum. İlk durak Tofo olacak. Plaj, deniz, dalış cenneti. Maputo’dan Tofo’a minibüsten biraz daha büyük otobüsler gidiyor. Önceden arayıp rezervasyon yapmak gerekiyor ki  gelip sizi hostelin kapısından alsınlar. Hareket sabah saat 5’te ve 1.100 mt.Hostelin yöneticisi İsaura kendi aracıyla yolcu taşımacılığı yapan Mark’la daha rahat seyahat edebileceğimi söylüyor. Arıyor, 1.500 medikajda anlaşıyoruz. Yolunuz düşerse kolay ulaşım için Mark’tan izin alarak telefonunu paylaşıyorum: 00258 849111884.  Tofo’da yaşayan bir Amerikalı ile hediyelik eşya dükkanı işleten bir Mozambikli hanımla birlikte araçta 4 kişiyiz. O küçük minibüslerden sonra daha iyi oldu. İstediğimiz yerde de mola verebiliyoruz. Yol 450 km ama hız sınırı 60, yol boyu dağınık yerleşim yerleri var, insan eksik değil. Yaklaşık 8 saat sonra Tofo’dayız. Yol boyu Hindistan cevizi ağaçlarıyla birlikte seyrettik. Tofo’yu şimdiden sevdim. İki üç gün kalıp dinleneceğim ama nerede? Arabadaki üçlü bildikleri hostellerin değerlendirmesini yapıyorlar. İngilizceleri çok iyi maşallah! İnsan biraz aksanlı konuşur. Hakkımda karar veriliyor ve sadece yüzde 10’unu anlıyorum. Yöreyi en iyi bilen onlar, kendimi onlara emanet ettim. Çevreyi seyrederken onların muhabbeti “şurada kalsın” “hayır orası olmaz” “o zaman bu otelde kalsın” “hayır çok pahalı” “sahildeki falanca guesthouse çok güzel” “hmmm” “may be”… Bu sohbet de kumların daralttığı yol gibi,  hindistan cevizi ağaçları gibi uzayıp gidiyor.

Pariango Beach’te kalmam kararlaştırıldı ve kapısının önüne konuldum. Yurtta kalacağım, 600 medikaj yabancılara, 450 medikaj yerlilere. Ben de yerli sayılırım artık diyorum 500’ü kabul ediyor resepsiyondaki Mozambikli güzel genç kız. Eşi 55/60 yaşlarında Alman Jürgen işletmenin sahibi. 2 yaşında melez güzeli kızları var, ağzındaki emziği çıkarıp “olaaaa” diyor, emziği ağzına atıp kaldığı yerden devam ediyor. Tofo turistik küçük bir köy. Geniş sahili, beyaz ince kumsalı, şnorkel ile balina köpekbalığı dalışı, SCUBA okyanus dalışı, sörf, at binme gibi aktiviteleri meşhur. 8 ranzalı 16 kişilik odada 4 kişiyiz. Londra’da hostel işleten Nataşa, dalış yapmaya gelen Marianda, Cape Town’da aşçılık kursuna giden Çinli Mio. Hemen sahile gidiyorum, okyanus soğuktur düşüncesiyle ayak parmaklarımı şöyle bir dokundurup geri çekiyorum. Titremedim hayret. Yüzüyorum nihayet, yaşasın. (video)

Ertesi gün kahvaltı için nereden ne alsam, pişirsem mi, sipariş mi versem diye düşünürken Marianda zihnimi okuyor, gel birlikte kahvaltı yapalım diyor. Yiyeceklerini gelirken getirmiş. El çabukluğuyla sosisli omlet yapıyor, meyveli yoğurt, elma, bir dilim peynir, iki dilim ekmek ve çay. Bahçedeki açık mutfakta diğer misafirlerle birlikte kahvaltı yapıp ayrılıyoruz. Bugün dinlenme günüm, gün boyu okyanus, güneş, kum, uyku… Odayı temizleyen hanım çamaşırlarımı yıkayabileceğini söylüyor. Şimdiye kadar elde yıkadım ama bu sefer hanıma veriyorum. İnşallah yarın eksiksiz alabilirim.

Akşam herkes yurda döndükten sonra sahilde rastlaşıyoruz. Nataşa cankurtaranlardan Portekizce öğreniyor, Miranda telefonda eşine dalışta gördüğü balıkları sayıyor, Mio kurstan sonraki ilk dalışında gerilmiş ama ikinci dalışta daha rahatmış, heyecandan çevresindeki canlıları tam algılayamamış. Balina köpekbalığı snorkelingine giden Alman çift çok sayıda manta ve balık görmüş, balina yok ama bir gün önceki grup 4 balina birden görmüş ki bir tanesi dişiymiş. Dişi balina ender görülüyormuş. Ne şanslılar. Yarın ben de gideceğim.

Bir gün önce Lobster (istakoz) yediğim lokantayı çok sevmiştim. Mio’yla akşam balık yemeye oraya gittik. Lokantanın tabelasındaki ada turu reklamı dikkatimizi çekti. Yarınki planlarımızı değiştirdik. Tüm gün, kahvaltı, öğle yemeği, şnorkel, köy gezmesi, ada turu dahil bu tura kişi başı 4000 medikaj istediler, 2000’de anlaştık. Afrika’da her şey pazarlık usulü yürüyor. Uzun süreli ve kısıtlı bütçeyle seyahat edenler için kaçınılmaz. Ama bütçeniz rahatsa ve kısa süre için tatile geldiyseniz kendinizi yormayın derim. Her halükarda bizden fakirler ve emek harcıyorlar. En azından paranızın kime gittiğini biliyorsunuz ve bir hizmet/ürün satın alıyorsunuz.

Göreceğim şüpheli balinalardan vazgeçtim. Adaya ve adadaki köye gideceğim.

5 metre boyunda, ahşap, motorsuz, küreksiz, yeke dümen, keten yelken; vira bismillah Pigy Island. Mio ve ben, kaptan ve Chris… Kaptan yelkeni açmış, bizi bekliyor, suda biraz yürüyüp tekneye (kayığa) çıkıyoruz.  Kaptanın elinde uzun bir sırık var. Sığlıktan çıkana kadar yelkendeki rüzgarın da yardımıyla sırığa abanıp kumluktan açılıyoruz. Lagün çok sakin. Çok sayıda pembe flamingo olurmuş ama şubat ayındaki büyük kasırgadan sonra tekrar gelmemişler. Tofo büyük zarar görmüş. Dünyanın her yerinden yardım gelmiş. Adadaki köyde (Pigy Island) köklerinden sökülmüş dev Hindistan cevizi ağaçları kasırganın büyüklüğünün işareti. Köye gitmeden önce lagünde şnorkel yapıyoruz. Çok sayıda dev deniz yıldızı var, mavi, yeşil, turuncu, kırmızı…  Ani ve şiddetli bir yağmur başlıyor. Ayda bir kere yağan yağmura yakalandık. Okyanusta, küçük eski ahşap bir kayıktayız, yeke dümen, keten yelken ve şiddetli yağmur.                                                                                                                                                                                            

 VİLANCULO

Günlerden ne, hangi tarihteyiz bilmiyorum, umurumda da değil. Hostel kayıtları sırasında sorup öğreniyorum. Bugün 9 Mayısmış. Haftanın hangi günü sormadım. Bilmemenin rahatlığını yaşıyorum.

Sabah 6’da yollara düştüm yine. Acele toparlanıp Tofo’nun çarşısına yürüdüm, Mio valizimi taşımamda yardımcı oldu. Bir gün önce Mark’ı aradım, Vilanculo’ya gidip gitmeyeceğini sordum. Müşteri toparlarsa beni arayacağını söyledi. Köydeki birkaç kişiye de haber verdim ama ses çıkmadı. Yine minibus taksilere muhtacım. Meydandan Inhambane’ye giden minibüse biniyorum. Yarım saat sonra Inhambane’deyim. Şoför sağ olsun beni limana bırakıyor. Bilet sırasında bir hanım para alış verişinde yardımcı oluyor. Sonra da sorgusuz sualsiz çantamı yüklendiği gibi iskeleye yürüyor. Ben de çekçekimle arkasından koşturuyorum. 20 metrelik ahşap motorlu geleneksel bir tekneye biniyoruz, saydım, yaklaşık 100 kişiyiz. Bir yarım saatlik enteresan deniz yolculuğundan sonra Maxixe (Maşiş)’teyim. Yine Anna’nın peşinde limandan çıkıp yolun karşısına geçiyorum ve minibüs bekliyorum. Yarım saat sonra geliyor. Vilanculo’ya 150 km kala baobab ağaçları görünmeye başladı. Yüzlerce durup kalkmadan, yolcu almalardan, trolleye yük bindirip yük indirmelerden sonra saat 3’te Vilanculo meydanda indiriliyorum. Tuktuk çağırıp hostelin adresini soruyorum. Bildiğini ve 10 medikaja götüreceğini söylüyor. Gidiyoruz. Parayı uzatıyorum ve üstünü bekliyorum. “Ama bu 20 medikaj.” diyor. “Evet” “Ama ben 100 istiyorum.” “10 demiştin” “Hayır 100 demiştim.” “Hayır 10 demiştin.” “One hundred mam” “Ağzından hiç ‘hundred’ kelimesi duymadım, ne duyduğumu iyi biliyorum.” “Ama ama ama…” İngilizcesi benimkinden kötü, hatta çok kötü. Söylenenleri anlamadıkları halde her şeye “evet” diyorlar, problem olunca da “sorry”. Önce “evet” sonra “sorry”… Şimdiye kadar en çok duyduğum iki kelime.

Baobab Beach Backpackers’dayım. (video youtube’ta) Ne sevimli bir yerdeyim.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.