İlk gün Naka Island’da demir atıyoruz. Öğle yemeğinden sonra denize giriyorum, biraz yüzüyorum. Tekneye dönmeye çalışıyorum ama olmuyor. Ne kadar çabuk ve ne kadar çok uzaklaşmışım farkında değilim. Ne kadar kulaç atarsam atayım aynı noktadayım. Yoruldum. Ekip beni izliyor. Acaba yardım istesem mi? Yok yok biraz daha çabalayayım. Sonra “Bu kız çok narin, bundan yelkenci olmaz, atalım bir kıyıya.” demesinler. On dakika daha yüzüyorum. Yine aynı noktadayım. Sağ kolumu omuzumdaki ödemden dolayı rahat kullanamıyorum. Sol kolumu da yorgunluktan hissetmez oldum. Yakında bacaklarıma kramp da girerse kaldım ortada. Sürekli beni takip eden Lane durumu anlıyor. Kaptanla birlikte botu indiriyorlar. Lane geliyor ama bota çıkacak hâlim yok, ip atıyor, ipi tutuyorum, motoru çalıştırıyor, çekerek tekneye götürüyor. İşte bu kısmı eğlenceli oluyor. Söylediklerine göre burada çok kuvvetli bir akıntı varmış. Ben fark etmedim ama kısa zamanda çok uzaklaşmışım, dolayısıyla akıntıya karşı yüzemediğim için geri de dönemedim. Lane “Sen bizim tek Türk kız kardeşimizsin. Sana göz kulak olmamız lazım.” diyor.

Ertesi sabah 7’de demir zincirini çeken motorun sesini duyup uyanıyorum. Bir ara cenovayı açıyoruz ama rüzgâr yok, motorla devam ediyoruz. Kıyıları takip ediyoruz ki en sevdiğim seyir şekli. Burada yüzlerce ada ve adacık var. Bir kısmı sivri ve yüksek hani su altındaki resiflerin su üstüne çıkmış hâlli gibi. Ve üstleri yemyeşil orman bitkisi ve tropik ağaçla kaplı. Güzel ve rahat bir seyirden sonra Nai Harn adasının açığına demirliyoruz. Jimmy botu indiriyor, adaya yürüyüşe çıkıyoruz. Burada lüks bir otel, yanında halk plajı ve küçük hosteller var. Phuket’teki turistlerin çoğu Rus ve Çinli. Kıyıya çıkınca sağa yönelip deniz fenerinin olduğu tepeye çıkıyoruz. Yanındaki meydanda Budistlerin dua edip mum yaktıkları çember şeklinde minik bir tapınak var. Daha doğrusu büyüklü küçüklü yüzlerce fil heykelinin çember şeklinde dizildiği bir alan. Fillerin boyunlarına sarı çiçekler asılmış. Görevliye neden bu kadar çok heykel olduğunu soruyorum. Ziyaretçilerin dileklerinin kabul olması için getirdikleri hediyelermiş. Fener de lambasının iki yanına yerleştirilmiş fillerle kutsanmış.

Dönüşte sokaktaki satıcılardan tavuk kızartması ve pilav alıyorum. Akşam yemeğimiz hazır.

Tekneye intikal ettiğim günden beri Lane havaya bakıp bakıp “Rain is coming.” diyor Jon Snow misali ama yağmur bir türlü gelmiyor. Nihayet bu akşam şiddetli bir yağmur başlıyor. Jimmy ve Lane sabunları alıp havuzlukta yağmur suyuyla duş alıyorlar. Islanmayı seven iki küçük oğlan çocuğu gibi şenlik yapıyorlar âdeta. Bir taraftan da boş kovaları yağmurun altına koyuyorlar.

Şu anda cd çalarda Pavarotti Caruso’yu söylüyor. Şimşekler bir denizi aydınlatıyor, bir adayı. Gökyüzü operayı bastırmaya mı çalışıyor, yoksa eşlik mi ediyor belli değil. Bir Pavarotti bağırıyor, bir şimşek çakıyor. Göğün gümbürtüsü Caruso ile yarışıyor.

20 Ocak 2018

Bugün sabah 7’de kalktım. Demir almayı öğrenmek için Lane’in yanından ayrılmıyorum. O da her şeyi adım adım anlatıyor. Öğleden sonra 2’de Layana Beach’e demirliyoruz. Marinadan ayrıldığımızdan beri tatlı suyla iyi bir duş alamadım. Tuzdan mı, marketten aldığım güneş kreminden mi bilmiyorum ama cildimde pütürcükler oluştu ve kaşınıyor. Kaptan ve Lane deniz suyu arıtıcısını tamir etmek için yine kafalarını bir dolabın içine gömüyorlar. Lane’in elinde bir kavanoz içinde bir sıvı var, parmaklarını içine daldırmış, kabloları tutuyor. Kaptan da küçük bir panonun kablolarının vidalarını sıkıştır ve gevşet şeklinde bana talimatlar veriyor. Nihayetinde makine çalışıyor. Deneme için bir bardak su arıtıyoruz ve tadına bakıyoruz. İçilebilir. Bardağın içinde kalan suyu lavaboya boşaltıyorum. Hani Lane’in elindeki kavanoz vardı ya, kaptan onu da elime tutuşturuyor ve bir şeyler söylüyor hızlı hızlı. Ben de direkt lavaboya boşaltıyorum. Kaptan mavi gözlerini kocaman açıyor. “Döktün mü?” “Eeeee….” “Lavaboya mı döktün yoksa?” “Ye… Ye… Yes” Sesimi ben bile zor duyuyorum. “O solüsyonu ben Avustralya’dan getirttim.” diyor. Lisedeki fen derslerinden aklımda kalan hani şu elektroliz sıvılarından biri mi? Boş kavanozu elimden alıp üzerindeki yazıyı gösteriyor defalarca. O bana dehşetli bakışlarla açıklama yaparken ben eriyip bütün bedenimle lavabonun deliklerinden içeri süzülmüştüm bile. Sıvının peşinden akıp onu okyanusa karışmadan önce yakalayıp geri getirmem lazım. Ya da ağzımı lavabonun borusuna dayayıp “hüppp” diye içime mi çeksem!

Kaptan havuzluğa çıkınca bizi izleyen Lane’e “Bundan endişeleniyordum işte. Jimmy’nin aksanını anlayamıyorum ve tehlikeli bir hata yapmaktan korkuyorum.” diyorum. Lane “O solüsyon zaten çok eski, işe yaramaz bir sıvıydı, üzülme, Jimmy abartıyor.” diyerek beni rahatlatmaya çalışıyor. Ama asıl problem solüsyon değil. Açık denizde bana verilen komutları yanlış uygularsam tekneyi batırmaktan veya patlatmaktan korkuyorum. Tamam Türkiye’de birkaç defa yelken yapmışlığım var ama bu farklı. Kaptan havuzluktan inince endişemi onunla paylaşıyorum. “Belki de tekneden ayrılmam daha doğru olur.” deyince “Her şey yolunda gidecek. Öğrenirsin.” diyor. Lane kavanozun içine içme suyu boşaltıp kapağını kapatıyor: “İşte gördün mü, artık yeni bir solüsyonumuz var.”

Öğleden sonra Jimmy ile kıyıya çıkıp keşif yapıyoruz. Birkaç tane küçük barakada yemek pişirilip satılıyor. Birkaç ahşap tentenin altına da masaj yatakları serilmiş. Chiang Mai’den daha pahalı olsa da masaj yaptırmak için güzel bir atmosfer var. Serin ağaçların altında, kumsalın hemen yanında, dört bir tarafı açık salonda dalgaların sesiyle birlikte uyuyakalmak işten değil. Sarı kumsal yaklaşık 1 km uzunluğunda. Deniz de çok sakin, dalgasız ve sıcak. En önemlisi çok az turist var. Burada bir tane lüks otel var, adı Dream Beach Hotel. Wi-Fi kullanmak için bahçesinde bir şeyler içiyoruz. Misafirleri daha çok Rus. Plajda serinleyenlerin birçoğu ise yerel halktan oluşuyor.

Dolap boş, alışveriş yapmak lazım. Market çok uzaktaymış, yürüyemezmişiz. Otostop yapıyoruz ama kimse durmuyor. Vazgeçip yolun karşı tarafına geçiyoruz dönüş için tekrar el kaldırıyoruz, hemen bir araç duruyor ve bizi plaja geri bırakıyor. Aniden deli gibi yağmur yağmaya başlıyor. Botun içi su dolmuş. Hemen tekneye dönmekten başka bir şey düşünmüyorum. Islandım ve üşüyorum. Lane akşam yemeğini hazırlamış bile. Köri soslu pirinç pilavı yapmış, üzerine de ton balığı döküp bize servis ediyor. Allah razı olsun. Arkasından teknede sıcak suyla duş yapıp yatıyorum. Yarın uzun bir seyir olacak.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.