NAMİBYA

Sabah 7’de Oshikango sınır kapısındayım. 8’de görevliler gelip mesaiye başlayınca ofise giriyorum. Dışişleri Bakanlığının sitesindeki bilgiye göre bütün Türk vatandaşları vizeden muaf. Birkaç dakika içinde sınırı geçer, minibüs bulup Etosha Ulusal Parkına en yakın yerleşim yerine gider geceyi orada geçiririm, ertesi gün de parka giriş yaparım… Diye düşünüyorum ama olmuyor tabii ki… Görevli vizeye ihtiyacım olduğunu söylüyor. “Hayır yok.” “Evet var.” “Hayır yok, gelmeden önce kontrol ettim.” “Geçmenize izin veremem.” “Vizeye ihtiyacım yok.” diyorum ısrarla. Uzun bir müddet “var/yok” iddialaşmasından sonra yöneticisi Elizabeth’i çağırıyor. Araştırıyorlar, tartışıyorlar, telefon konuşması yapıyorlar. Cevap değişmiyor. “Angola’ya geri dönmeniz lazım. Oradan vize başvurusunda bulunup tekrar geri gelin.” “Angola’ya dönemem çünkü vize sürem doldu.” Houston, we have a problem! “Sizi alamayız, vizeye ihtiyacınız var.” “Vizeye ihtiyacım yok ama madem ısrar ediyorsunuz (ve ben karanlığa kalmak istemiyorum) vizeyi burada ödeyip geçmek istiyorum.” “Kapıda vize ödeme uygulamamız yok.” Hoppala! Namibya’ya giremiyorum, Angola’ya da giremiyorum. İki ülke arasında kaldım. Sınırda yaşarım artık ömrümün sonuna kadar. Çadır kurar, üzerine de bayrak asar, kendi cumhuriyetimi ilan ederim. Marul yetiştiririm, bir de keçim olsun yeter.

Neredeyse öğle oluyor. Beni ofislerine götürüp belgeleri, bilgisayardaki sistemi gösterip yapacakları bir şey olmadığına dair ikna etmeye çalışıyorlar. Doğru söylüyorlar, onların elindeki vizesiz ülkeler listesinde Türkiye’nin ismi yok, elektronik sistem de izin vermiyor. Aklıma Dışışleri Bakanlığının sitesi geliyor. Elizabeth’in bilgisayarını kullanıp vize uygulamalarıyla ilgili sayfayı açıyorum. Maalesef İngilizcesi yok. Namibya vizesiyle ilgili paragrafı kopyalayıp Google Translate’e yapıştırıp çevirisini yaptırıyorum. 1 saat kadar bu çeviri üzerine de münazara ettikten sonra nihayet Elizabeth’in kadın duyarlılığı öne çıkıyor, meslektaşını ikna ediyor ve bana sadece 10 günlük vize verebileceklerini söylüyor. “Bu güzel ülke için on gün yetmez, on beş olsun.” diyerek bir de vize süresi pazarlığı yapıyorum üstüne, haklıyım çünkü uygulamaları yanlış. Vizesiz 30 gün ülkede kalma hakkım gasbediliyor. Pasaportuma on beş günlük mührü vuruyorlar. Elizabeth beni bir taksiye sağ salim yerleştirmeyi de ihmal etmiyor. Sonra da sürekli olarak durumumu sordu sağ olsun.

Bir iki gün sonra Windhoek Büyükelçiliğini arayıp durumu anlatıyorum ki başkası da aynı sıkıntıyı yaşamasın. Havaalanından girişlerde hiç sorun olmadığını bildiriyorlar. E tabii kaç kişi Angola’dan kara yoluyla Namibya’ya geçiş yapar ki. Namibya’da kapılardaki bilgisayar sistemi merkezi olmadığı için Oshikango’da yanlış uygulamaya tabi tutuldum. Örnek vaka olarak pasaportumdaki mührün fotosu isteniyor. Elçiliğimizin girişimiyle sorunun yakında çözüleceğine eminim.
Sınırda herhangi bir toplu taşıma aracı yok, sadece taksiler var. Tsumeb’e gidip orada kalıyorum bir gece. Etosha Ulusal Park’a ulaşmanın tek yolu özel araçlar. Bir taksiyle anlaşıyorum. Sabah gelip beni alıyor. Araçta benden başka 3 kişi daha var. Birisi şoför, diğeri şoförün abisi, diğeri arkadaşları. “Neden 3 kişi birden buradasınız?” diye soruyorum. Abi “Kardeşime eşlik ediyorum, dönüşte arabayı ben kullanacağım.” diyor. Tamam senin gerekçen mantıklı. Diğerine soruyorum: “İş yok.” diyor. “Burada vakit geçireceğine git iş ara.” diyorum. Gülüyor. Çalışmaya niyeti yok. Parkın ana giriş kapısına geliyoruz. Parktaki herhangi bir otelde rezervasyonum olup olmadığı soruluyor. Rezervasyonum yok. “Aracınız var mı?” “Yok.” “Giremezsiniz.” İki gündür bu kelimeyi kaç kez duydum kim bilir. Parkın içinde onlarca kamp var. İlk kampa gidip orada kalacağım. Görevli, amirini çağırıyor. Kısa boylu, tombul, tıknaz, gözlüklü orta yaşlı ciddi bir hanım geliyor. Eyvah! “Aracınız yok, içeride nasıl gezeceksiniz?” diyor. “Taksi beni bir otele bırakacak. Oteldeki safari turlarına katılacağım.” diyorum. “Olmaz çok tehlikeli.” “Evet biliyorum, arazide yürümeyeceğim, turlara katılacağım.” “Giriş yapmanıza izin vermiyorum.” “Neden ama?” “Aracınız yok.” “Taksi beni bırakacak.” “Otel rezervasyonunuz yok.” “İçeri girince yaptıracağım.” “Çok tehlikeli, vahşi hayvan çok.” “Evet biliyorum, arazide yürümeyeceğim.” “Olmaz! Bütün oteller dolu.” “Nereden biliyorsun?” “Biliyorum, Güney Afrikalılar gelip bütün otelleri doldurdular.” “Mümkün değil.” Otellerin durumunu bilmesi mümkün değil. “Parkın dışında iki tane otel var, gidip orada kalın, hem onlar daha ucuz!” Beni başından atıyor. Çok inatçı! Taksiye binip hemen 200 metre ötedeki iki otele gidip fiyatları soruyorum. Çok pahalı. Otellerden birindeki resepsiyonist kız parkın içindeki Nomutani Lodge’u arayıp yer ve fiyat durumunu soruyor. Yer var ve fiyat daha uygun. Kapıya geri dönüyoruz. Durumu anlatıyorum. “Hayır yok, giremezsiniz!” Allah’ım sen sabır ver. Telefonla konuşmalar yapıyor. Konuşurken İngilizce’den yerel dile geçiyor. Sadece aralarda “big risk, big risk” dediğini anlıyorum. Aracım olmadığı için yollarda otostop yapacağımı veya kendi başıma parkın içinde dolaşacağımı düşünüyor. İşini kaybetmekten mi yoksa benim aslanlara yem olmamdan mı daha çok endişe ediyor bilmiyorum. Etosha dünyadaki vahşi hayvan topluluğunun en yoğun bulunduğu ve serbestçe dolaştığı parklardan biri. Bu tip parklardaki tesisler çitlerle, dikenli tellerle çevrili ve tesis dışına çıkmak gerçekten delilik; “self drive” denilen, misafirlerin kendi araçlarıyla yaptıkları park içindeki gezilerde araçtan inmek de öyle.

“Full booked, fully booked!” Kollarıyla havada daireler çizerek ısrarla yer olmadığını söylüyor. Ben de pes etmiyorum. Ama bu ikna süreci yaklaşık 2 saat sürüyor. Sonunda taksidekilere sıkı sıkı tembihleyip girmemize izin veriyor. Teyze beni daha şimdiden yordu ama bu hendeği de atlatmış olmanın sevinciyle Nomutani Rest Camp’e gelip odamı alıyorum. Taksideki kardeşlerin arkadaşı benden ekstra para istiyor. Çok alışıldık. Anlaşmamızın böyle olmadığını hatırlatıyorum. Taksinin bagaj kapağına oturuyor. Aklınca valizlerimi vermeyecek. Güzellikle konuşup iki gün sonra beni almaları için onları tekrar çağıracağımı söylüyorum. Arkadaş “Money, I m hungry.” diyor. “I m hungry too!” diyorum. Kardeşler daha edepli, arkadaşlarına aldırış etmiyorlar ve bagajı açıp valizimi veriyorlar.
Otele yerleştim. Bu parkta Waterhole denilen birçok su çukuru var. Hayvanlar gelip bu çukurlardan su içerken sizin de onları seyretme şansınız var. Yani aslında safari turlarına katılmanıza gerek bile yok, hayvanlar size geliyorlar. Nomutani, Halali, Okaukueyo (okakuyo) Rest Camp’ler en ünlü olanlar. Bir de Dolemite Camp var ama pahalı ve lüks bir tesis. Parkın doğu girişindeki Nomutani fiyat olarak daha makul, 800 Namibya dolarına kahvaltı dahil. Seyir locasından gün batımını izlerken antilopların, zebraların, gergedanların, fillerin, zürafaların ve tilkilerin 50 metre ötenize kadar gelip su içişini seyretmek gerçekten muhteşem.
Ertesi sabah kahvaltıda Güney Afrikalı bir aileyle tanışıyorum. 70 yaşlarındaki karı koca kız kardeşleriyle birlikte özel araçlarıyla Namibya gezisindeler. İki gün sonra onlarla birlikte parkın batısındaki Okaukueyo Rest Camp’e geçiyorum. Böylece park içinde batıya doğru yapacağım gezinin ilk ayağındaki ulaşım sorunumu çözmüş oldum. Resepsiyonda kaydımı yaptırırken yalnız olduğumu grup ve araç aradığımı söylüyorum, masrafları paylaşabileceğimi de eklemeyi ihmal etmiyorum. Genç bir Alman çift karşılıksız olarak onlarla birlikte seyahat edebileceğimi söylüyor. Bir gece burada kalıp ertesi gün bütün su çukurlarına uğrayıp hayvanları izleyerek batı çıkışına ulaşıyoruz. Yol boyu aslanlar, filler, zebralar, antiloplar bize eşlik ediyor. Araçtan inmeyi bırakın kolumuzu uzatmak bile tehlikeli. Camı açıp fotoğraf çekip tekrar kapatıyoruz.

Okaukueyo’da diğer tesislerde olduğu gibi çadır alanı da bulunuyor. Odama yerleşir yerleşmez suyumu ve yiyeceğimi alıp su çukuruna gidip banka oturuyorum. Geç saate kadar hayvanların suya gelip gidişlerini izliyorum. Safari turlarına katılmaya gerek yok, hayvanlar bize geliyor, oturduğumuz yerden izliyoruz. Buradaki waterhole’da aslan göremiyorum ama bütün gece kükremelerini duyuyorum. Gece ve sabaha karşı aslanların suya geldiğini görenler var
Alman çiftle birlikte parkın batı kapısı Galton Gate’ten çıkarak Opuwo’ya ilerliyoruz. Opuwo’nun girişindeki turizm bürosuna uğrayıp rehberimizi alarak Himba halkının yaşadığı köylerden birisini ziyaret etmek üzere hareket ediyoruz. Kendisi de bir Himba olan rehberimizle birlikte bir marketten gıda alışverişi yapıyoruz. Bize kapılarını açtıkları için köy halkına teşekkür mahiyetinde.

Himbalar yüzlerce yıldır aynı yaşam biçimini sürdürüyor. Opuwo caddelerinde geleneksel kıyafetleriyle dolaşan, alış veriş yapan Himba kadınlarını görmek çok doğal. Ciltlerinin renginin pürüzsüz kızıl kahve oluşunun nedeni okra kullanıyor olmaları. Okra, kırmızıya çalan kahverengi bir taşın dövülerek un hâline getirildikten sonra yağ ilavesiyle elde edilen çok ince bir çamur. Kadınlar bu çamuru bütün vücutlarına ve saçlarına sürüyorlar. Su olmadığı için hem temizlik hem güneşten hem de sivrisineklerden korunmak maksatlı. Opuwo’da Aameni Guesthouse’ta kalıyoruz. Ertesi gün ben iki otobüs değiştirerek Otjiwarango üzerinden Swakopmund’a akşam saatlerinde ulaşıyorum. Alman çift ise arabalarıyla Damaland’a gidiyor. Swakopmund Backpackers’ta kalıyorum. Burada hemen hemen bütün konaklama tesislerinin ismi “Swakopmund” ile başlıyor. Taksi şoförleri bile hangisi nerede bilmiyor.

Swakopmund düzenli, temiz, sıra dışı bir Afrika kasabası ama tipik bir Alman yerleşim yeri. Tabelaların çoğu Almanca ve Hollandaca. Dune denilen kum tepeleri, Walvis Bay, Sandwich Harbour, Sossusvlei, Moon Valley, Dorop NP şehrin hemen yarımşar saat uzağında görülmesi gereken yerler. Welwitschia bitkisi dünyanın en büyük ve en yaşlı çöl çiçeği olarak biliniyor. 1500-2000 yıl yaşayabiliyorlar ve yaprakları 6 metreye kadar uzayabiliyor. Angola’da Namib’e gidemediğim için aklımda kalmıştı ama burada çöl turuna katılıp dünyanın en yaşlı çiçeğine dokunabiliyorum. Özellikle dune’lar için 4×4 çöl araçları rehberli turlara katılmak şart çünkü ulusal parkın içindeki muhteşem kum tepelerinin arasında kaybolmak çok kolay, sıradan bir ciple çöl safarisi yapmak da zaten mümkün değil.

Fork’n Nice… Okyanus kıyısında ekmek arası balık, patates kızartması, hamburger satan sarı otobüsün adı. Sahibi yıllarca otel yöneticiliği yaptıktan sonra balık ekmek satmaya karar vermiş. Eski bir otobüs satın alıp mutfak hâline getirip yola çıkmış. Geçen sene ülkenin en iyi mobil balıkçısı seçilmiş. Ucuz ve leziz balık ekmek yemek için çok uygun ve sevimli bir seçenek. 

Kaldığım hostelde Zimbabwe Hokey Milli Takımı da kalıyor. Gençler çok eğlenceli ve çok da saygılı. Zambiya ve Zimbabwe’de özellikle okula giden gençlerin ve çocukların davranışları, edepleri, duruşları çok düzgün ve disiplinli. Beni akşamki maçlarına davet ediyorlar. Güney Afrika Cumhuriyeti ile yaptıkları salon hokeyi maçını kaybediyorlar ama ilk uluslararası müsabakaları olduğu için tecrübe kazanıyorlar. Ben de ilk kez hokey maçı izliyorum; Namibya’da bir şehirde, boynumda Zimbabwe milli takımının atkısı, avazım çıktığı kadar bağırıp zıplıyorum: “Zim-Zim-Zim-Bab-We”

Swakopmund’daki en favori aktivite skydive 11.000 feet ile Afrika’nın en yüksek irtifa dalışı. Gökyüzünden okyanusla birleşmiş kum tepelerini ve küçük yerleşim yerlerini görmek için sabırsızlanıyorum. Maalesef hava kapalı olduğu için uçuş iptal ediliyor ve ben de takımla birlikte Windhoek’a doğru yola çıkıyorum. Saat 4 gibi şehirden 20 km uzaklaşmışken uçuş merkezinden telefon geliyor ve havanın müsait hâle geldiğini beni otelden alabileceklerini söylüyorlar ama çok geç. Swakopmund gibi dünyanın en güzel hava dalışı yapılan yerlerinden birisinde bu fırsatı kaçırdığım için üzgünüm. Başka yerde, başka zaman, belki Kenya’da Diani Beach’te.
Akşam 10 sularında başkente ulaşıyoruz. Ben taksiyle Chameleon Backpackers Lodge’a gidiyorum. Takım ise Bostwana sınırına doğru yoluna devam ediyor. Hostelde çevre gezisi de düzenleniyor. “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” filminden tanıdığım Bushman’lerin yaşam ve avlanma şekillerini merak edenler için çok tavsiye edilen turlardan birisine katılmak mümkün. Ama ben bunu da kaçırıyorum. Çünkü Windhoek’tan direkt olarak Bostwana Maun’a giden minibüs ertesi gün hareket ediyor. Bir sonraki ne zaman Allah bilir. Minibüste iki kişiyiz, 73 yaşındaki İngiliz gezgin Jim ile yaklaşık 12 saatlik yolculuktan sonra Mamuno sınır kapısını geçip Maun’a ulaşıyoruz. Angola-Namibya sınırındaki vize sohbetini burada da yapmaya hazırken sorunsuz bir şekilde vizesiz Bostwana’ya geçiyorum. Yol üzerinde özellikle Kalahari civarlarında Bushman’lerin yerleşim yerleri mevcut. Özel aracım olmadığı için burada da kalamıyorum. Minyon bedenleri, küçük gözleri, nokta burunları ve kırışık ciltleriyle birbirine benzeyen bu sevimli insanları modern kıyafetler içinde alışveriş merkezlerinde, benzin istasyonlarında görmek mümkün. Yaşam bizi yüzyıllar önce değiştirdiği gibi onları da değiştiriyor.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.