SALDIRIYA UĞRADIĞIMI ANNEME SÖYLEMEYİN!

Luanda’da yaşayan Bedri’yle yaptığımız günlük şehir gezisi sırasında Mussulo Adasına nasıl gidileceğimi öğrenmiştim. Bedri adaya giden motorlu kayıkların sahildeki hareket noktalarına gidip ertesi gün bana yardımcı olacak birisini bulmuştu. Ufak tefek, apostol sakallı bu adamı ertesi gün bulacağım ve beni adaya götürecek.

Adaya gideceğim gün ev sahibim Miguel beni alması için kendisinin de sürekli kullandığı ve güvendiği taksiyi ayarlıyor. Sabah 10’da gelmesi gereken taksi gelmiyor. 11’e kadar bekleyip yola çıkıyorum ve dolmuşa biniyorum. Taksi şoförü arayıp 20 dk sonra orada olacağını söylüyor. Artık ona ihtiyacım kalmadığını söyleyip telefonu kapatıyorum. 12 gibi sahildeyim. Yolda sohbet ettiğim birisi adaya daha erken bir saatte gitmem gerektiğini söylüyor. “Neden bu saate kaldın!” Haklı, adada çok vakit geçiremeyeceğim, güneş batmadan evde olmam lazım. Sahilde apostol sakallıyı göremiyorum, zira aramıyorum da. Önemli değil. Motorlardan birisine biniyorum, benimle birlikte birkaç kişi daha var. Bu motorlar her yolcuyu adada inecekleri rıhtıma bırakıyorlar. Beni de hafta içi açık olan bir tesisin sahiline bırakıyor. Lokantası, şezlongları, şemsiyeleri, spası ve dinlenme odalarıyla gayet rahat bu kulüpte iki saat denize girip bir şeyler yiyorum. Diğer yolcularla birlikte motorlardan bir tanesine binip saat 5’te Luanda’ya geri dönüyorum. Apostol sakallı karşıma çıkıyor. Portekizce konuştuğu için anlamıyorum. Ama adaya gidip döndüğümü ona ihtiyacım kalmadığını işaretlerle anlatıyorum. Sahilin ve limanın birkaç fotoğrafını çekerken hep yanımda, yüz vermiyorum, birazdan gider nasılsa. Gitmiyor. En iyisi oradan ayrılmak. Ana caddeye yürüyüp dolmuşa binmem gerekiyor. Sakallı “mam mam, foto, money” diyor. Çektiğim liman, deniz, güneş fotoğrafları için para istiyor. Sanki fotoğrafları kendisi çekmiş gibi ya da güneş ve okyanus ona aitmiş gibi. Para istemenin hep bir yolunu buluyorlar. “No obrigado/Hayır teşekkürler.” deyip uzaklaşmaya çalışıyorum, peşimi bırakmıyor. Yalnız olduğumu, tehditkâr ve ısrarcı olursa korkup para vereceğimi biliyor. Bu beleşçilerden gına geldi. Başka çarem yok. Cüzdanımı açtığım sırada içindeki saklı 100 doları görüyor ve aniden çekip alıyor. Geri vermesini söylüyorum, vermiyor ve daha fazlasını istiyor. “Police” diye bağırıyorum. Marina güvenliğinden birisi geliyor. Şükür ki İngilizce konuşuyor. Anlatıyorum. Sakallı da bir şeyler söylüyor sinirli sinirli, tabii ki yalan söylüyor, eminim. Güvenlik görevlisinin iknasıyla paramı geri veriyor. Ben de ona fotolar için 200 kwanza veriyorum. “Thanks mam” deyip gülümseyerek el sıkışıyor bir de. Aceleyle ana yola doğru yokuşu tırmanmaya başlıyorum. Kadınlı erkekli insanlar işlerinden çıkmış evlerine gidiyorlar, onlarla birlikte yürümeye gayret ediyorum. Birden arkamdan bir ses “mam” diyor. Kahretmesin! Sadece bir adım uzağımda, Portekizce bir şey söyleyip yoldan geçen bir genci de yanına alıyor. Bu kadar da korkak. Niyetlerini anlayıp hemen elimi çantamın cebine atıyorum, biber gazı tüpünü çıkarıp seve seve kullanacağım. O benden önce davranıyor. Beni itiyor ve ikisi birden çantama yapışıyor. Çığlık atıp yardım istiyorum. Yanımdaki insanlar ve çevreden yetişenler çantama sarılıyorlar. Şu an ben ve çantam Davut dâhil belki 8 kişi 2 kişiye karşı mücadele ediyoruz. Davut’u bırakmaya hiç niyetim yok. Davut da gitmemekte direniyor, bir karşı tarafa geçiyor, bir bizim tarafa. Nerede şu tüp? Boğazımdan siren gibi bir ses çıkıyor, ben de ilk defa duyuyorum. İyi adamlar, kötü adamların ellerine, kollarına vuruyorlar. Kötüler vazgeçmiyor. Ama iyiler de pes etmiyor. Kötüler ufak tefek, çelimsiz ama bir o kadar da inatçı, öfkeli ve kuvvetliler. Sakallı, ağzından köpükler saçarak Portekizce bir şeyler söylüyor. Arada “Mussulo, Mussulo” dediğini anlıyorum. Tahminimce beni adaya götürdüğünü ve parasını vermediğimi söyleyerek kalabalığı yanına çekmeye çalışıyor. Portekizce bilmiyorum, sadece “No Mussulo, no Mussulo, porfavor sokkoro (lütfen yardım edin, imdat)” diye bağırıyorum. Kötüler hem tek başlarına saldıramayacak kadar korkak hem yalancı hem öfkeli hem de inatçılar. İyiler zaten kimin doğru söylediğini hemen anlıyorlar. Yoldan geçen kadınlardan birisi kötülere bağırıyor ve çantasını kafalarına vuruyor. İyi adamlar beni ve Davut’u onlardan korumaya ve kurtarmaya çalışıyor. Bir elim çantamın sapında, diğer elim biber gazı tüpünü arıyor. Bir ara içimden adamın elini ısırmak geçiyor ama ya AIDS’li ise! Sonunda bir kişi sakallının arkasına geçip kolunu boğazına dolayarak onu geri çekerken başka birisi yumruk atıyor. Nihayet direnemiyor ve Davut’u bırakıyor. O bırakınca korkak ortağı da hemen bırakıp uzaklaşıyor. 4-5 kişi sakallıyı zaptetmeye çalışırken iki kişi beni hemen uzaklaştırıp dolmuşa bindiriyor. Sakinleşmem zaman alıyor. Eve sağ salim gelince ucuz kurtulduğum için şükrediyorum. Bedri’yi arayıp uyarmak istiyorum ki o adama bir daha güvenmesin çünkü hafta sonları arkadaşlarıyla adaya yüzmeye gittiğini söylemişti. Ama Bedri telefonu meşgule düşürüyor, dönüş de yapmıyor.

Akşam olayı Miguel’e anlatıyorum. “Genellikle bu tip gasp ve saldırı girişiminde halk polisi beklemez ve o kişileri bir güzel döver.” diyor. O kötüye ne oldu bilmiyorum ama şahsen ben o biber gazını bulup kullanamadım ya ona yanıyorum.

Ertesi gün…

Dün dünde kaldı, bu tip olaylar her yerde her zaman olabilir, vazgeçmek, pısmak, korkmak yok, yeni bir gün, yola devam. Davut yaralı, dünkü saldırıda dikişleri sökülmüş. Onu evde bırakıp küçük çantamı alıyorum. Bu sefer biber gazı tüpünü elimi atınca bulabileceğim bir yere yerleştiriyorum. Kaleye gideceğim. Seramiklerle süslenmiş müzeyi görmek istiyorum. Bakanlıkların olduğu cadde çok güvenli. Hatta o kadar güvenli ki Savunma Bakanlığının önündeki kaldırımdan yürürken bir nöbetçi bir şeyler söyleyip karşı kaldırımı işaret ediyor: “Bu kaldırımda yürümek yasak, karşı kaldırımda yürü.” dediğini anlamak için Portekizce bilmeye gerek yok. Bu kaldırımdan kovuldum, diğer kaldırıma geçiyorum gülerek. Kıyıya doğru iniyorum. Lüks otellerin arasında teneke evler var. Her zaman ara sokaklardan değil ana caddeden yürüyorum ki güvenli olsun. O da ne! Yarı çıplak bir adam yolumu kesiyor ve bağırmaya başlıyor. Daha çilem dolmamış bu şehirde! Muhtemelen evsiz ve biraz da meczup. Ya da çok akıllı, kendisini deliliğe vuruyor. Bu tipler beni çok sever zaten. Ankara’nın merkezi Kızılayda bile o kadar insanın arasında gelip bana sataşırlar. Sağa doğru adım atıp yolumu değiştiriyorum ve devam ediyorum. Tekrar önüme atlıyor, bağırmaya devam ediyor. Tamam anladım, beyazları sevmiyorsun, atalarını köleleştirdiler, senin şu andaki perişanlığının bir nebze sebebi onlar. İyi de ben Portekizli bile değilim, senin varını yoğunu almaya gelmedim, geziyorum ve bu şehre para bırakıyorum. Bilmediği gibi öğrenmek için de bir çabası yok. Bak deli kardeş, tasımı tarağımı satmışım, işimi, maaşımı, güvenli yaşamımı bırakıp bir başıma Afrika’ya gelmişim, üstelik ucube toplu taşıma araçlarıyla yolculuk yapıyorum yani senden daha deli olabilirim, bulaşma bana. Omzumdan itmeye kalkışıyor. Bardağı taşıran son damla! Hemen biber gazı tüpünü çıkarıyorum. Dünkü tecrübeden sonra elimin altında bulunduruyorum kendilerini. Tüpü burnunun ucuna kadar uzatmamla iki metre geriye zıplayıp “Ooooo!!!!” diye çığlık atması bir oluyor. O esnada dükkânlardan birinin güvenlik görevlisi adamın üzerine yürüyüp kovuyor, benim kolumu da aşağı indiriyor. Filmimizin bugünkü kötü karakteri uzaklaşıyor ama uzaktan bağırmayı da ihmal etmiyor. Çok sinirliyim. Dün içimde kalan öç alma duygusunu senden çıkaracağım şimdi. Kolumu tekrar uzatıp üzerine yürüyorum, elimle gel gel işareti yaparak: “Come come!” Uzaktan bağırması kolay tabii, ne oldu, niye kaçtın, gelsene! Tozu dumana katıp uzaklaşıyor. Bu kötü karakterler aynı zamanda bu kadar da korkak oluyorlar.

Akşamki telefon konuşmasında olaydan anneme ve babama bahsetmiyorum. Zira annem babamı yanına alır, orduyu da peşine takıp başkumandan edasıyla kızını kurtarmaya gelir!

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.