21 Ocak

Sabah 6’da demir alıyoruz. Similan adalarına 55 millik bir yolumuz var. Rüzgâr 10 knota çıktığında yelkenleri açıyoruz. Hava kapalı, arada bir yağmur atıştırıyor. Deniz hafif dalgalı. Kaptan “Porç yiyelim.” diyor. O da ne? Afrika’daki okullarda çocuklara öğlen verilen mısır unu veya süt tozu ile suyun karışımından oluşan yoğun içecek mi? Kaptan mutfağa inip porç hazırlamayı öğretiyor. “Bir kupa yulaf, 3 çorba kaşığı süt tozu, 1 kupa suyu 2 dakika kaynat.” diyor. Göz kararı lapalaşınca ocağı kapatıyorum. Hemen gelip soruyor: 2 dakika mı kaynattın, 1 dakika mı? Kaptanın titiz olduğunu fark etmedim değil. İngilizce göz kararı nasıl denir? 2 dakika diyorum. Çukur kaplara alıp üzerine tarçın serpiyor. Tatsız tuzsuz bir lapa ama pratik ve doyurucu. Kendi tabağıma bal ekleyerek yenilebilir hâle getiriyorum.

Hiç ekmeğimiz kalmadı, öğle yemeğimiz de yok. Lane “Hadi gel ekmek yapalım, uzun seyirlerde eğlenceli olur.” diyor. Kitaptan okuyarak yaptığı nan geçen gün benim yaptığımdan daha güzel oluyor. Bir tabağa domates,  biber ve salatalık doğrayıp üzerine balsamik sirke gezdiriyorum. Tatlı olarak da onlara reçel, bana Nutella.

Bazen yelkenle bazen motorla güzel bir seyirden sonra akşam 5 gibi Koh Bangu adasına ulaşıyoruz. “Koh” kelimesi “ada” anlamında. Similan adaları Ulusal Park olduğu için yerleşim yok, avlanmak da yasak. Similan ismi Malayca “sembilan”dan geliyor yani “dokuz” anlamında. Kayalar ve adacıklardan oluşan dokuz parça adalar kümesi su altının canlılığı açısından dalgıçların tercih ettiği bir bölge.

Burada deniz zeminindeki habitatın zarar görmemesi açısından demir atılmıyor. Mooringi öğrenmek için de fırsat doğuyor.

Tekneyi sabitledikten sonra kendimi suya atıp şnorkel yapıyorum. Kızıldenizdeki kadar çeşitlilik ve renk cümbüşü olmasa bile yine de etkileyici.

Akşam yemeği için kolları sıvıyorum. Lane “Yardım istersen söyle ama lütfen basit yemekler yap.” diyor. “Basit yemek pişirmeyi bilmiyorum. Türk mutfağında basit yemek yoktur.” diyerek havamı da atıyorum, sanki Türkiye’deyken her gün sofra donatıyormuşum gibi! Soğan ve havuç doğrama işini ona veriyorum. Kavrulmuş soğan ve havuca domates püresi ekleyip bir kutu siyah fasulyeyi de boca edince güzel kokular gelmeye başlıyor. Bir taraftan da pirinç pilavı yapıyorum. Jimmy “Çok güzel kokuyor. Ama sen bütün malzemeyi bitireceksin. Önümüzdeki bir hafta market bulamayacağız.” diyor. Doğru söylüyor. Porsiyonları azaltıyorum. Madem yola çıkmadan alışveriş yapılmadı ben de tabaklara sadece bir kaşık pilav, bir kaşık fasulye koyarım!

Akşam yanımıza çok büyük lüks bir motorbot yanaştı. Işıklarını yaktığı zaman karanlıkta harika gözüküyor. Gece dalışı için de iki tekne geldi. Dalgıçların su altındaki mavi ışıldakları sağımızda solumuzda dönüp duruyor. Yıldızların ışıklarını tercih ederdim ama hava yine bulutlu.

22 Ocak                                                                                                             

Favori bir dalış bölgesinde olduğumuz için dalış tekneleri gelmeden kaçmak niyetinde olduğunu söylemişti kaptan. Ama fikir değiştirmiş.  

Sabah 10 gibi turist botları gelmeye başladı. Birden etrafımızda onlarca bot kendisine yer kaptı. Birkaç bot da sırayla bizim tekneye aborda oldu ve teşekkür niyetine yiyecek içecek ikramında bulundu. Öğleden sonra 4’e kadar kaç tane bot geldi geçti bilmiyorum ama suda balıktan daha çok insan vardı. Turistlerin hepsi Çinliydi. Şnorkel yapmaya çalışıyorlardı ama daha çok birbirlerine çarpıyorlardı. Küçücük koya peş peşe botlar geliyor, suda insanlar dalgalanıyor. Bir facia olmaması mucize!

Bir ara park görevlileri geliyor. Kaç kişi olduğumuzu ve kaç gün kalacağımızı soruyorlar. 5 gün için kişi başı 500 baht ödeme yapacağız.

Snorkeli kuşanıp kaptanın verdiği bir aparatla teknenin gövdesindeki yosunları temizlemek eğlenceli çünkü birdenbire etrafımda yüzlerce rengarenk büyük küçük balık beliriverdi, hepsi temizlikten kendilerine kalan payı almak için yarışıyorlar. Birden omuzumda bir darbe hissedip korkudan sıçrıyorum. Lane’in kaç gündür ağzından düşürmediği “köpekbalığı geliyor” şakası gerçek mi oldu yoksa! Omuzumu dürten yüzgeç Jaws’ın değil Jimmy’ninmiş. Misafirlerimiz varmış. Endonezya’da tanıştıkları aile hemen karşımızdaki koydan botlarıyla ve dondurmalarıyla ziyaretimize gelmişler. Avustralyalı grupta bir Fransız kız var. Zoe de yelkenstop yapıyormuş. Şu an ikinci teknesindeymiş. Onların tekneleri motorbotmuş. Lane’in söylediğine göre ilk teknesinde olumsuzluklar yaşayınca bir marinada tekneden ayrılmış ve bu grubu görüp birlikte seyahat etmek için izin istemiş. Onlar da seve seve kabul etmişler. Zoe’nun bütün masraflarını da karşılıyorlarmış, park ücretleri dahil. Zoe de Fransız yemekleriyle onları şımartıyormuş. Eğlenceli ve enerjik bir grup. İmrendim. Bir saatlik sohbetten sonra teknelerine dönüyorlar. Bir müddet sonra vapur sireni duyuyoruz. 10-15 metrelik bir motorbot olduğunu düşündüğüm tekne resmen kruvaziyer. Bütün haşmetiyle onca motorbotun ve insanın içinde siren çalarak yaklaşıyor. Yiyecek poşetleri hazırlamışlar. Birkaç gün içinde aç kalacağımız çok mu belli oldu acaba? Lane geminin burnundan uzatılan poşetleri kancayla alıyor. Bugün bereketli bir gün. Kul sıkıştı, Hızır yetişti.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.