TAYLAND

Chiang Mai (şang may)

3 Ocak 2018’de Ankara-Doha-Chiang Mai uçuşuyla Tayland’daki ilk durağımdayım. Chiang Mai aynı zamanda Asya gezimin de ilk durağı. Tayland’ın kuzeyindeki şehir turisti olan ama turistik olmayan bir kent. Yani daha çok deniz-kum-güneş-parti dörtlemesinden uzaklaşmak isteyen az sayıda turistin uğradığı bir kent. Şehrin Old Town kısmı kare şeklinde ve suyla çevrili. Ama ada zannedilmesin. Su hattı daha çok hendek yapısında ve birçok küçük köprüyle yeni şehre bağlanıyor. Budist tapınaklarının yoğunlukta olduğu Old Town’da ve etrafında yüzlerce hostel de var.

Bir süredir öğrenmek istediğim refleksoloji kursu için ITM’i (International Training Massage School) tercih ettiğimden yakınındaki Intinhani Hostelde kalıyorum. Özel oda-banyo, kahvaltı dahil 450 baht.

Chiang Mai çok sayıda masaj okulu ve yemek kurslarıyla Bangkok’tan daha uygun fiyatlarla eğitim veriyor. ITM ise kurs sonunda uluslararası onay almış sertifika veriyor. Tabii ki bir başka ülkede yasal olarak çalışabilmek için bu sertifika yeterli değil.

Gelmişken aroma terapi masajına da kaydoluyorum. Sınıfta iki öğrenciyiz. Brezilyalı Gregor üç aydır buradaymış ve masajın bütün seviyelerini ve çeşitlerini öğrenmek istiyor. Ülkesinde özellikle Thai masajı yapan bir salon yokmuş. Dönünce kendi salonunu açmak istiyor. Thai masajı daha çok esnetme üzerine kurulu ki benim ilgimi çekmedi. Masaj yapanın ve masaj yaptıranın şekilden şekle girdiği bu masaj çeşidi biraz sert ve zor görünüyor. İnsanların kolu bacağı elimde kalır diye korkuyorum. Aroma terapi ve refleksoloji, kendi kendime de uygulayabileceğim için daha mantıklı geldi.

Refleksoloji kursunda ise 3 kişiyiz. Fransız sempatik bir çift ve ben. İki kursta da az sayıda öğrenci olmamız büyük avantaj. Teori, uygulamayla eş zamanlı verildiği için zamanımızın çoğu pratik yapmakla geçiyor.

Chiang Mai’deki günlerim yeni bir şeyler öğrenmek üzerine kuruldu adeta. Eğitime ara verip sadece pazar günleri kurulan Night Market’e gidiyorum. Old Town’daki trafiğe kapalı birkaç uzun caddede Thai mutfağının hemen her çeşidini tatmak ve yapılışını seyretmek muhteşem. Hepsinden minik porsiyonlar alıp yiyerek dolaşıyorum. Rengarenk hediyelik eşya, çanta, tişört, sabun, masaj yağı, krem, tiger balm, tropik meyve suyu tezgahlarına  sokuluyorum sokak çalgıcılarının ezgilerini dinlerken.   

Old Town’un dışında şehirde bir gece pazarı daha var ki her akşam kuruluyor. Ama en popüleri Old Town’da pazar akşamları kurulan.

PAİ (pay)

Chiang Mai’dan minibüslerle 3 saat sonra kuzeyde Pai adında küçük, dağlar arasında, nehir kıyısında bir yerdeyim. Küçük bir köyken hippilerin keşfiyle turistik olmaya başlamış ama henüz dejenere olmamış. Daha çok sırtçantalı gezginlerin Laos veya Burma (Myanmar) sınır geçişleri öncesi durakladıkları bir yerleşim yeri. Her akşam trafiğe kapalı ana caddesinde, ki bu cadde sadece 5 metre genişliğinde, pazar kuruluyor. Yine çeşit çeşit yiyecekler beni bekler. İnsanlar çok cana yakın ve güleryüzlü ve en önemlisi bir şey satabilmek için peşinizden koşturmuyorlar.

Burada herkesin motoru var, gezginler de motor veya bisiklet kiralamışlar. Mis kokulu dağlara çıkabilmek için pembe bir scooter kiralasam mı acaba? Derken, sokakta eli yüzü, kolu bacağı sargılı, pansumanlı birçok gezgin görünce pembe hayalimden vazgeçiyorum. Daha gezimin başında yaralanıp günlerimi zehir etmektense yürümeyi tercih ederim. Biraz sorduktan sonra merkeze yürüyerek 5 dakika mesafede ama sessiz sakin Ming Guesthouse’ta kalıyorum. Minibüs istasyonunda iki kıza sorduğumda Nine Guesthouse’u önermişlerdi. Uğradım, gerçekten güzel, sevimli, sakin bir yer ama biraz pahalı. Ming Guesthouse’un yurt bölümündeki yataklardan birisine pazarlıkla 100 bahta yerleşiyorum. Banyo ortak, kahvaltı yok, ama sürekli kahve ve muz bedava. Yatakhanede bir Koreliden başka kimse yok. Hemen gelip tanışıyor. Ucuz ama lezzetli yemekler yapan bir anne kızın lokantasına gitmek üzereymiş. Beni de davet ediyor. Sokak arasındaki Air Restaurantta yemekleri yapan anne ve servis yapan kızı arı gibi çalışıyor.

Koreli ertesi sabah hostelden ayrılıp öve öve bitiremediği dağdaki otele gidiyor. Merkezden 3 km uzaklıktaki tepede bulunan White Buddha heykeline doğru yürüyüşe başlıyorum. Yol üzerinde Long Neck Karen Women Village (Uzun Boyunlu Karen Kadınları Köyü) işaretini görünce ana yoldan ayrılıp  tabelaları takip ediyorum. 1 km daha yürüyünce köye ulaşıyorum. Sadece birkaç evden ibaret olan küçük köye giriş 100 baht. Evlerin önünde hediyelik eşya satan kadınlar beni buyur ederek dokuma tezgahlarını gösteriyorlar ama asla ısrar yok. Fotoğraf çekimlerine de içtenlikle poz veriyorlar ve para istemiyorlar. Köylerini ziyaret edebilmek için tur satın almaya gerek yok.

Köyden ayrılıp White Buddha heykeline çıkan basamakları tırmanıyorum sıcak ve rutubetli havada. Saat 5 civarı, herkes dev beyaz heykelin önündeki basamaklarda oturmuş Pai’ı seyrediyor gün batımında. Fazla enteresan bir manzara yok. Afrika’dan kalma alışkanlıkla karanlık basmadan otelime gitmeliyim. Karanlık oldu bile ama çevre güvenli, akşam pazarı kurulmuş, ortalık şenlenmiş.

Ertesi gün bir tura katılıyorum. Sabah 10’da hareket ediyoruz. Lod Cave (mağara), Pai Kanyon, Hot Spring (kaplıca) gezileri öğle yemeği dahil 500 baht, 450’den kuruş inmiyorlar. Kendi araçlarıyla veya motorlarıyla gidenler de var navigasyon cihazlarını takip ederek tabii ki. Mağara gerçekten çok büyük ve etkileyici. İçinde bambu kanolarla on dakikalık bir gezinti de yapılıyor. Yarasalar mağaranın sarkıtlarına tutunmuş bağrış çağrış, yayın balıkları ise kanolara hücum edip yiyecek bekliyor.

Yarın ne yapacağıma karar vermeliyim. Phuket’e gitmek istiyorum. Asya gezimin asıl heyecan verici bölümüne başlayacağım. Gipsy Sailing (çingene yelkenciliği) yani bir nevi yelkenstop yapacağım. Otostopun teknelerle yapılan şekli. Bangkok’un karmaşasını da merak ediyorum ama en fazla iki gün dayanabileceğimi de biliyorum. Chiang Mai’dan Bangkok’a, oradan Phuket’e gece otobüsü ve tren de var. Ama ben sabırsızım, tekne beni beklemeden giderse diye korkuyorum. En iyisi paraya kıyıp Chiang Mai-Bangkok-Phuket uçuşu yapmak. 3.300 baht yani 350 lira civarında bilet bulup alıyorum. Ertesi akşam sorunsuz iki uçuşla gece 11 gibi Phuket havaalanındayım. Tekne beni Yacth Haven Marina’da bekliyor. Taksiyle marinaya geliyorum. Kaptan teknenin hangi dokta olduğunu yazmıştı ama teknenin ismini yazmamış, ben de sormayı unuttum. Hay Allah! Kaptan Malezya’da, teknede bir kişi var, onunla bağlantı kurmamı sağlayacaktı ama ses çıkmadı. Gece yarısı marinadayım. Yağmur yağıyor, marina küçük, herkes teknesine çekilmiş, teknelerin birçoğu kapatılmış, in cin top oynuyor. Dokları tek tek dolaşıp nasıl bir şey olduğunu bilmediğim bir tekneyi ararken balık gibi ıslanıyorum. Karanlıkta karşıma el ele tutuşmuş bir çift çıkıyor. Ne zaman darda kalsam hep olur bu. Elisa Türk olduğumu öğrenince “Burada bir Türk yaşıyor, kaldığı hostel çok yakın, seni ona teslim edeceğim.” diyor. Hemen telefonla arıyor Metin’i, beni onunla konuşturuyor. Elisa çek çekli bavulumu elimden alıp marinanın 500 metre sağındaki Wooden Guesthouse’a götürüyor. Özel oda ve özel banyosu var. Kahvaltı yok. Geceliği 700 baht. Pahalı ama parayı düşünecek halde değilim, başımı sokacak bir çatı bulduğuma şükredip hemen yerleşiyorum.

Sabah iki kişinin konuşmalarıyla uyanıyorum. İki Türk telefonla memleketlerini aramışlar, birisi çocuğuyla konuşuyor. Uyumaya devam. Bir iki saat sonra kapı çalıyor. Karşıma esmer, orta boylu, saçlarının yanlarını sıfıra vurdurup üstündeki tutamı tepede topuz yapmış bir genç çıkıyor. “Merhaba ben Metin, kahvaltı hazırladık, Adana’daki bahçemizden kırma yeşil zeytin de var, hadi gelin.” diyor. Ah şu zeytin! Afrika’da kara kara zeytin aradığım günlerim aklıma geldi. Aşağıya inip sofraya kurulmam 5 dakikamı bile almıyor. Metin yıllarca büyük yolcu gemilerinde çalışarak dünyayı gezdikten sonra burayı görünce “Yerleşmek istiyorum.” demiş ve hostelin alt katını kiralayıp kebap lokantası açmaya karar vermiş. Bir Adanalıdan da bu beklenir. Minik lokantasını kıt olanaklarıyla kendisi inşa ediyor. Çocukluk arkadaşı Gürbey ise bir haftalığına ona yardıma gelmiş. Birbirlerine Twix diye hitap ediyorlar. Çocukken Twix gofretini bölüşerek yerlermiş. Kahvaltıda elle kırılmış yeşil zeytin var. Onlar alışverişe gitmek için hazırlanırken ben de bulaşıkları yıkıyorum. Ardından marinaya inip meçhule giden teknemi aramam lazım. Bulabileceğim de meçhul! Marinanın ofisine ugrayıp tekneyi bulduğum web sitesindeki bilgileri görevliye gösteriyorum. Satırların arasında Celtic yazıyor. İşte ismi bu, buldum yuppiii! Kızlar bilgisayardan kontrol ediyorlar. Marina’da Celtic isimli bir tekne yok. Ekildim galiba. Pek yapmazlar ama yine de aklıma geliyor işte. Metin “Kaptanlara sor, belki ekibe ihtiyacı olan bir tekne bulursun.” demişti. Bir iki teknenin yanına gidip kaptanlara merhaba deyip soruyorum utana sıkıla. Yok bu şekil bana göre değil. Kendime bir B planı yapmaya başlasam iyi olur. Bu arada marinada “Balıkçıl” isimli bir Türk teknesi görüyorum ama ekip dışarı çıkmış galiba, kimse yok.

Teknede gecelemeyi beklerken bu gece de hosteldeyim. Ne kaptandan ne de teknedekinden haber var. Hayal kırıklığım büyük.

Ertesi gün Metin ve Gürbey’in katılacağı ada turuna dahil oluyorum. O meşhur Phi Phi adaları ne yazık ki turist kaynıyor. Evet resmen fokur fokur turist ve turist botu kaynıyor. Yüzecek yer yok. Leonardo Di Caprio”nun baş rolündeki “The Beach” filminin çekildiği Maya Bay ise bizim Kelebekler Vadisinin şıp demiş burnundan düşmüş. Filmimizin kahramanı Gül bugünü de hayal kırıklığıyla bitirmiş.

Kaptana tekrar tekrar mesaj atıp durumu anlatıyorum, teknenin ismini soruyorum. İki gün geçti cevap yok. Bir umut beklerken lokantanın yenilenmesine de yardımcı olmalıyım. Metin seve seve kabul ediyor. Ahşaptan yapılmış geleneksel Thai evlerinden birisi olan bu bitişik küçük odacıklı evler çok şirin. Burası düzenlenip faaliyete geçince çok güzel, tertemiz bir işletme olacağından kuşku yok.

Nihayet ertesi gün kaptandan mesaj geliyor. Teknenin adı Celtic değil, Vision imiş. İki gün iki gecedir yana yakıla olmayan bir tekneyi aramışım. Hemen valizimi alıp marinaya giderken Metin de bana eşlik ediyor. Söylemiyor ama vatandaşını güvenilir ellere teslim ettiğinden emin olmak istediğini anlıyorum. Kim bilir kaç kez önünden geçtiğim Vision’u elimle koymuş gibi buluyorum. Kaptan Jimmy 70 yaşlarında İrlandalı bir denizci. Ekibin diğer üyesi Lane ise 60’larında ve Amerika Birleşik Devletlerinden. İkisi de çok candan karşılıyorlar bizi. Metin “Emin ellerdesin ama bir şeye ihtiyacın olursa mutlaka ara.” diye tembihleyerek ayrılıyor.

 

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.