Bir türlü sevemediğim Bali’ye bir şans daha vereceğim ve bu sefer Ubud’da kalacağım. Merkeze yakın Bulan Bali Hosteldeki iki ranzalı odaya yerleşiyorum. Neyse ki odada benden başka kimse kalmıyor. Odanın kendisine ait banyosu var. Her gün temizlik yapılıyor. Önündeki sokaktan geçen motorsikletlerin gürültüsü, bir de zamanı şaşırmış horozların detone sesi olmasa daha iyi olacak.

Ubud’un enteresan bir çekiciliği var. Dar sokak aralarındaki orjinal Bali yapıları tapınak izlenimi verse de aslında birkaç ailenin birlikte yaşadığı evlerden oluşuyor. Duvarlarla çevrili bahçelerin içine dar kapılardan giriliyor ve içeride sizi boyunlarında turunucu çiçeklerle nemden yeşermiş heykeller, minik bir tapınak ve odalar karşılıyor. Bugünlerde bu yapılara “homestay” deniyor ve turistlerin konaklamasına açılmış durumda ve işletmelerini de ev sahipleri yapıyor.

Sacred Monkey Forest Sanctuary… Maymun Ormanı eğlenceli vakit geçirmek için uygun bir yer. Yalnız maymunlar çok meraklı oldukları için saçlardaki tokalardan gözlüklere, şapkalardan bebeklerin biberonlarına, açık çantaların içindeki eşyalardan eldeki telefonlara kadar her şeyi araklıyorlar. 

İlk sabah yürüyüş esnasında hostelden 50 metre solda Yoga Barn isminde bir yer görüp içeri giriyorum. Güzel bahçesi, bungalowları, salonları, kafeteryası ile kaliteli bir yoga merkezi gibi görünüyor. Saçları rastalı gezginlerden, tatile gelmiş turistlere, sıska yogilerden Ubud’a yerleşmiş yabancılara kadar tatlı bir insan topluluğu var. Herkes birbirine gülümsüyor, sarılıyor, konuşuyor. Sarı saçlı çocuklar etrafta koşturup duruyor. Benim bulunma sebebim ise tamamen merak. Bu sabah 11’de Sunday Family Dance (Pazar Aile Dansı) varmış. Biraz hareket booking.com”da muhteşem kahvaltı(!) olarak tanımlanan iki dilim tost ekmeği, fıstık ezmesi, reçel, çay, kahve ile aldığım kalorileri yakmama ardımcı olur. 130 bin rupi olan biletler tükenmiş. Türk usulü soruyorum: “Hiç mi yok?” Balili genç “İstersen patrona bir sor.” diyor. Patron 55-60 yaşlarında batılı zayıf bir hanım. Girişte Deli Dumrul gibi duruyor. Yanına gidiyorum ama zahmet edip başını kaldırmıyor. İki kere “Excuse me” deyince bakıyor ama donuk. Gülümseyen Asya”ya fena alıştım, tuhaf geliyor. İnsanlara mutluluk ve huzur satan(!) bu kadın mutluluğu ve huzuru bulamamış sanki. Sert duruşu, soluk cildi, ölü balık gözleri, cansız sesiyle “Bilet yok.” diyor. Peki, ben de kafeteryaya gider mutluluğu çikolatalı pastalarda ararım. Yer minderlerinden birisine yerleşiyorum. Karşımdaki kız “On dakika sonra tekrar sor, gelmeyenler olacaktır mutlaka.” deyince Bayan Deli Dumrul’un yanına tekrar gidiyorum. Bu sefer bilet var. Üst kattaki yuvarlak salona çıkıyorum. Salon sadece tavanı olan ve tamamen doğal malzemeden yapılmış bir daire şeklinde. DJ müziği başlatmış bile. İnsanlar çıplak ayak free dance yapıyor, yani özgürce, istedikleri gibi dans ediyorlar. İsteyen istediğini giymiş ama daha çok keten tişörtler ve şalvarlar, şortlar, büstiyerler, taytlar giyilmiş. Kalabalığa karışıyorum. Müzik mistik, insanlar kendilerinden geçmiş gibiler. Ne çabuk! Başlayalı daha birkaç dakika oldu. Disko tarzı zıplama veya bar tarzı sadece ritim tutmaktan ziyade bedenlerin devinimi söz konusu. Modern dans benzeri hareketler, bale yapar gibi parmak uçlarında yükselmeler, dönmeler, kolların ve bacakların sağa sola savrulması, gövdenin salınmasına yerde yuvarlanmalar eklenince, bir de bu çılgınlığın ortasında bağdaş kurmuş meditasyon yapanları görünce beni bir gülmek alıyor. Bu kısmı geçiyorum. 

DJ’imiz başarılı ama bir ara pop müzik çalmaya başlıyor ki gözleri kapalı salınan insanlar birden uyanarak zıplayıp çığlık atıyorlar, işte o zaman ortam diskoya dönüşüyor. Bir müddet sonra tekrar mistisizme geçilerek huşuya varılıyor.

Beyaz bir anne kucağındaki siyahi çocuğunu dans ederken emziriyor. En az iki yaşındaki oğlan annesinin gevşek memesini uzatıp ağzına almış.  Diğer minikler ebeveylerinin belli belirsiz kontrolünde istedikleri gibi şımarıyor.

Ortamda sözsüz ve yazısız kurallar var. Kimse kimseye izinsiz yaklaşmaya çalışmıyor, temas etmiyor. Özgürlük kendi keyfi için bir başkasını rahatsız etmek anlamına gelmiyor. Özçekim dahil çekim yapılmıyor. Zaten ellerde telefon da görünmüyor. Sevimli ve zararsız insan toplululuğu kendileriyle, birbirleriyle, evrenle irtibat kuruyor. 1960’lardaki çiçek çocukların 2000’lerdeki torunları da çiçek olmaya çalışıyor.

Dansın sonunda herkes duvar kenarına çekilip bağdaş kuruyor ve dışarıda para kesen patronumuz salona davet ediliyor. Büyük alkış ve tezahürat aldığı için olacak bu sefer yüzü gülüyor, tiyatronun yönetmeni pistte dönerek seyirciyi selamlıyor, gösteri bitiyor. Mutluluk ve huzur sattığını iddia edenler bir sonraki seansın biletlerini kesiyor. Mutluluk ve huzuru satın alabileceklerini zannedenler salonu terk edip caddenin gürültüsüne karışıyor.

Bana gelince… Kendimi bir ara göbek atarken, bir ara el ele tutuşup koşturanlara halay başılık yaparken, bir ara gözlerim kapalı sallanırken, bir ara kahkaha atarken görüyorum. Ve ben mutluluğu hâlâ çikolatalı pastalarda buluyorum.

 

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.