DEMOKRATİK KONGO CUMHURİYETİ

VOLKANIN KALBİ

Ruanda’nın Gisenyi şehrindeyim. Eski adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetindeki Virunga Ulusal Parka gideceğim. Uganda’daki turizm şirketiyle birlikte çalışan Ruandalı turizm şirketine devir teslimim yapılıyor. Bütün sabah goril peşinde koşmuşum; yorgunluktan ölüyorum, saçtan topuğa kadar çamur ve kir içindeyim. Hemen duş alıp uyumak istiyorum. (Oknz: Bir Gorille Göz Göze Gelmek ve Benim Adım Goril Nigoro) Sabah yine 5’te kalkıp Demokratik Kongo Cumhuriyetine (Democratic Republic of Congo/DRC) geçeceğim. Ofiste ortaya çıkıyor ki iki şirket de online giriş başvurumu yapmamış. 100 USD olan DRC vize ücretini Uganda’daki şirkete vermiştim. Pasaport bilgilerimi yazdırıp kaçmak istesem de kurtulamıyorum. Çünkü iki günlük volkan seferi için alışveriş yapmam gerekiyormuş. Buradaki şirketin çalışanları (veya sahipleri) olan bu kız ve erkek kadar donuk, yüzü gülmeyen turizmci görmedim. Hiç hâlim olmasa da zoraki gülümseyerek buzlarını kırmayı deniyorum ama mimikleri hiç değişmiyor. İçimden “Perişanım, sizinle uğraşamayacağım.” diyerek önce döviz bürosuna sonra markete gidiyorum. Buz adam ciple bana eşlik ediyor, buna şükür! “En az beş litre su alman lazım.” diyor. “İki litre yeter.” diyorum. “Hayatta kalamazsın.” “Kalırım, kalırım.” “Ölürsün!” “Ölmem. Hem ağırlık taşıyamam.” “Taşıyıcılar var.” “Bir de onlara para vermek istemiyorum.” “200 dolar daha ödersen üç öğün yemeği de gezine dâhil edebiliriz.” “200 dolar mı? Yok artık!” İki litre su, kuru üzüm, kurabiye, etli poğaça, tatlı hamur ve samosa alıyorum. Tatlı hamur annemin de yaptığı şırasız kalburabastıya benziyor, çok severim, buradakiler yuvarlak ve tenis topu büyüklüğünde. Samosa da Afrika’nın genelinde yenilen bir börek; el kadar açılan ince hamurun içine sebze veya et konularak muska şekli veriliyor ve yağda kızartılıyor. Alışverişten sonra otele bırakılıyorum. Hemen yemek yiyip uyuyacağım. Tam pansiyon konaklama satın almıştım. Ama akşam yemeği için ücret ödemem gerektiğini söylüyorlar. “Ödedim/Ödemedin/Faturama bakın, orada yazıyor/Bize bilgi verilmedi/Beni ilgilendirmez!” muhabbeti, Uganda’ya telefon… Volkan için de tam pansiyon satın aldığımı zannediyordum ama değilmiş. Yanlış anlamalar, fazla para almaya çalışmalar, yeterli açıklama yapılmaması beni yordu artık.

Sabah yine saat 5’te alarm çalıyor. Sürüne sürüne banyoya gidiyorum. Bacaklarım ağrıyor. Nyiragongo’ya nasıl tırmanacağım bugün? Çok zor değildir herhalde. Everest’e çıkmayacağım ya! Davut’a iki günlük kıyafet, su ve yiyecekleri yerleştirip kahvaltıya iniyorum. Kahvaltıda sıcak çorba var, yaşasın! Lapa gibi yapmışlar ama olsun. Arkasından “spanish omlet” dedikleri sebzeli omlet, kaşara benzeyen ama daha lezzetli bir peynir, ekmek, Ruanda çayı, Ruanda kahvesi, muz ve tropik meyveler servis ediliyor. Yine de hep bir eksik var. Ah siyah zeytinim, neredesin gözünü sevdiğim?

Cip, şoför ve soğuk kız beni bekliyor. Sabahları ben de sevimsiz olurum ama bu arkadaşlar yirmi dört saat buzlu Ruanda çayı. Gülümseyerek buz dağının altındakini çıkarmaya çalışıyorum ama kızda yine tepki yok. Hiç konuşmadan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık on dakika sonra göl kenarındaki La Corniche sınır kapısındayız. Ofisin hemen yanında bir revir var. Burada önce sarı aşı kartım kontrol ediliyor. Aşısı olmayanlara aşı da yapılıyor. Kız giriş işlemlerimden sonra benimle vedalaşıyor. Dayanamayıp biraz gülümsemesini rica ediyorum, yoksa nasıl turizmci olacak bunlar. Bak gülümseyince ne de güzel oldun. Beni Kongolu şoföre teslim edip gidiyor. Kongolu şoför daha sıcak ama İngilizce bilmiyor. DKC’de resmi dil Fransızca. Ruanda’da da Fransızca İngilizce’ye ek olarak oldukça yaygın konuşuluyor.

Artık DKC’nin Goma şehrindeyim. 2002’deki yanardağ felaketinde yerle bir olduktan sonra yeniden kurulmuş; evler, dükkânlar katılaşan lavların üzerine inşa edilmiş ve yapıların çoğu siyah renkte. Hemen her sınır şehri gibi hareketli, kalabalık, ticari, sokak satıcıları, sokak yemekleri, yürüyen döviz büroları, her türden dükkân, vızır vızır motosiklet taksiler, arazi araçları ve chikudu/tsukudu/chukudu…  Chikudu (çikudu) ağaçtan imal edilmiş, tahta veya lastik iki veya üç tekerleği olan, insan gücüyle yürütülen bir yük taşıma aracı; selesi ve pedalı olmayan bir bisiklet türü. Dünyanın geri kalanında oyun aracı olarak kullanılan scooter’ın aslı. Kongo’lu işçi çocukların kullandığı çikudular yetişkinlerin kullandıklarından daha küçük boyutta. O zayıf bedenleri ve çıplak ayaklarıyla arabalarına mal yükleyip itmeye çalışan çok sayıda çocuk… İlerledikçe daha da kötüsünü görüyorum. Yol inşaatında çalışan 9-10 yaşlarındaki çocuklar… Kırsalda değil turistik bir şehirde; dünyanın, devletin, otoritenin, toplumun gözü önünde. Burası Afrika!

Saat 9’da Virunga National Park’tayım. Nyiragongo Volkanı tırmanışına katılacak olan 1 Çinli, 4 Alman, 2 Singapurlu, 1 İsveçli, 1 Amerikalı ve 1 Türk’ten oluşan 10 kişilik grup hemen tanışıyor. Sonrasında kişisel hazırlıklarıma başlıyorum. Önce dönüşte teslim alacağım bavulumu emanete veriyorum. Emanet dediğim, bir sürü ıvır zıvırın bulunduğu kilitli pis bir oda. “En fazla 15 kg olmalı.” denilen sırt çantam 10 kg gelir. Tek kalın giysim olan kapüşonlu kazak, uzun kollu süveter, biri uzun kollu iki tişört, içlik, yağmurluk, bere, terleyince değiştirmek üzere birkaç çift çamaşır, kolonyalı mendil, ağrı kesici, su ve yiyecek, bir de 10 dolara kiraladığım uyku tulumu… Davut’u sırtıma alıp taşıyıp taşıyamayacağıma bakıyorum, sonra da önümde uzayıp giden patikanın arkasındaki yüce dağa… 3.470 metre yüksekliğinde… 6 saatlik bir tırmanış… Davut son birkaç saniye içinde kilo mu aldı sanki, birden ağırlaştı! Ümitsiz bakışlarımı yakalayan park görevlisi 24 dolar karşılığında porter (taşıyıcı) tutabileceğimi söylüyor. Bir Nasuh Mahruki, bir Tunç Fındık olmadığıma göre elim mahkûm.

Herkes köşede duran değnek yığınının içinden bir tane değnek alıyor. Ben de uzanıyorum. Değneklerin başındaki adam sırıtarak “5 dolar” diyor. İçimden: “Allah’ın sopasına 5 dolar istiyorlar cık cık cık!” Adamın pazarcı misali “Allah’ın sopası 5 dolar… Allah’ın sopası 5 dolar…” diye ahaliye bağırdığını duyar gibiyim. Gezi için dünya kadar para dökmüşüm ama şimdi bu 5 dolar fazla geliyor işte! Arkadaşlarım “Duyduğumuza göre zorlu bir yürüyüş olacak, almalısın.” diyorlar, alıyorum.

Bulunduğumuz Rumangabo Ranger Station/Rumangabo Korucu İstasyonunda rakım 1.989 metre, zirve ise 3.470 metre. Hem dinlenmek hem de yüksek irtifaya uyum (aklimatizasyon) için beş kez mola vererek yaklaşık altı saat sonra zirve yapmayı planlıyoruz. Zirvede bir gece konaklayacağız. Volkanın en güzel göründüğü saatler de işte bu gece saatleri. Burada hava sıcaklığı 25-30 derece civarında ama zirvede sıfır derecenin altında olacak, rüzgâr da cabası.

Nyiragongo en son 2002 yılında infilak ederek Goma’yı kızgın lav örtüsünün altına hapsetmiş. Yanardağ bilimcilerin önceden uyarısıyla şehir boşaltılmış ama yine de 150 kişi hayatını kaybetmiş. Bunların bir kısmı ulaşılamayan sahipsiz insanlar, bir kısmı tahliyesi mümkün olmayan hastalar ve rehberimizin tabiriyle “Birkaç akılsız da lavların ne olduğunu merak ederek dokunmak istedi ve yanarak öldüler…” 

Saat 10’da yürüyüşe başlıyoruz. Patika tamamen siyah lav taşlarıyla kaplı. Ayakkabım dağcılığa uygun değil, tabanı düz ve bilekliksiz. Taşlar çok hareketli ve ayakkabım sağa sola dönüyor, taşların arasına giriyor, kayıyor. Söylene söylene aldığım sopanın ne kadar elzem olduğunu daha ilk metrelerde anlıyorum. İçimizden sadece Çinli kız “Param yok.” diyerek almadı. İhtiyacı da yokmuş zaten, çekirge gibi hoplaya zıplaya çıkıyor.

Yürüyüş sohbetlerinin başlaması uzun sürmüyor. Çinli kız da dört aydır tek başına Afrika’yı geziyormuş. Ben güneyden başladım, o kuzeyden başlamış. İngilizcesi başlangıç düzeyinde. Hemen hemen her şeyi tekrar ettiriyor, çok yavaş konuşuyor. İşte seyahat için iyi düzeyde yabancı dil bilmenin şart olmadığına dair canlı bir örnek daha, ikinci örnek ise orta düzeydeki İngilizcesiyle bizatihi bendeniz. İsveçli genç çocuk Kigali’de tıp stajı yapıyormuş, profesyonel bir yürüyüşçü gibi giyinmiş. Karı-koca orta yaşlı iki çift olan emekli Almanlar DKC’yi geziyorlar. Singapurlu genç çift ise tatildeler. İki küçük çocuk annesi Amerikalı kadın sorulduğu zaman “Zimbabwe’liyim.” diyor. California’dan taşınıp Zimbabwe’ye yerleşmişler ve safari şirketi kurmuşlar. Eşi ciddi bir motosiklet kazası geçirdikten sonra tedavi için dönmeye niyetlenseler de ameliyatların ve tedavi sürecindeki masrafların ABD’de çok yüksek olması nedeniyle kalmışlar. Belli ki eşinin sağlık durumu bu yürüyüşte ona eşlik etmesine imkân vermiyor. O yine de küçük bir kız gibi mutlu, “Bugün benim doğum günüm, kendime çok özel ve hiç unutamayacağım bir hediye vermek istedim: Volkan yürüyüşü ve goril safarisi.” diyor.

Nyiragongo’nun yerel dildeki manasını orman muhafızı (ranger) rehberimiz Jilian açıklıyor: “Nyira” anne, “Gongo” ikizler manasında… Nyiragongo, ikizlerin annesi… Çevrede iki küçük krater daha var yani anne volkanın ikiz çocukları. Yürüyüş yolunu çevreleyen ağaçların, çalıların, tropik bitkilerin kırmızı, beyaz, sarı çiçekleri çok hoş. Meraklı birkaç maymun da ağaçlarda görünüp kayboluyor. Yükseldikçe ikizlerden birinin sönmüş kraterini çok net görebiliyoruz. Afrika’nın değişken ve canlı doğası yine “İyi ki gelmişim!” dedirtiyor.

Üçüncü ve dördüncü molalardan sonra grubun hızı düşüyor. Hava soğumaya, insanlar yorulmaya, güzergâh dikleşmeye, ağaçlar yerlerini bodur bitkilere bırakmaya başlıyor. Zirveye 800 metre kala kulübeleri görüyoruz. Sopalarımızdan destek alarak yorgun bir şekilde zirveye ulaşıyoruz. Yanardağın dumanı tütüyor, uğultusu duyuluyor. Onu hemen görmeliyim. Davut’un nereye bırakılacağı, nerede uyuyacağım umurumda değil. Jilian’ın peşinden kraterin ağzına gidiyorum. 450 metre aşağıdaki gri lav çukurunun içinde yer yer patlayan alev topları, belli belirsiz kırmızı damarlar ve rüzgâra göre yön değiştiren duman çok etkileyici. Güneş henüz batmadı, siyah lav kayalarının ardında gözden kaybolması için yarım saat var. Bize kraterin yapısını, derinliğini, katmanlarını görme fırsatı veriyor. Zirvedeki kraterin genişliği 5 km. Magmanın yer yüzüne çıktığı ve patlamaların gerçekleştiği dip ise 220 metre çapında ve zirveden 450 metre aşağıda. Daha güzel bir görüntü için havanın tamamen kararması gerekiyor. Ama bu oluşum bile beni şimdiden çok etkiledi.

Kulübemi bulup çantamdaki yiyecekleri çıkarıyorum, akşam yemeği işini çabucak halledip bütün giysilerimi üst üste giyiyorum. Kafa lambam yok ama cep telefonunun ışıldağıyla idare edeceğim. Dışarıdaki hava dondurucu. Şiddetli değil ama buz gibi bir rüzgâr esiyor. Uyku tulumunu açıp yorgan niyetine sarılarak dışarı çıkıyorum. Hava tamamen karardı, volkanı seyretmek için en güzel saatler başladı. Zifiri karanlıkta hiçbir şey görmüyorum ama neyi takip edeceğimi biliyorum: Önce sivri lav kayalarını, ardından yükselen dumanı, kıpkırmızı gökyüzünü ve sesi… Sırtımı kayaya yaslayıp başımı krater boşluğuna doğru uzatıyorum. Şu an gördüğüm şeyi nasıl tarif edeceğim? Hangi cümle, hangi kelime, hangi sıfat, hangi duygu bu doğa harikasını tasvir edebilecek? Bir kalp… Kalbin içinde açan kızıl çiçekler… Dünyanın en güzel kırmızısı… Kılcal damarlar…  Her saniye şekil değiştiren bir mozaik… Fışkıran lavların kalp üzerinde çizdiği bir ebru… Kalpten çıkan bir şah damarı… Yüz metre sağda o şah damarının beslediği bir bebek… Dünyanın en parlak mücevheri, en görkemli tablosu, en şahane canlı gösterisi… Cehennemi betimleyen dizelerden bir kuple… Arştan arza inmiş bir kuyruklu yıldız… Ve o ses… Uğultu, patlama, çatlama, kaynama, poflama, gümbürtü… Hâlâ doğup büyüdüğüm dünyada mıyım? Yoksa uzaylılar beni kaçırıp kendi gezegenlerini mi gezdiriyor? Yoksa sinema salonunda onbinbeşyüz boyutlu bir film mi seyrediyorum? Oysa birkaç dakika önce kulübede kıymalı ekmek yemiştim, su içmiştim; bir saat önce takılıp düşmüştüm, iki saat önce çiçek böcek görmüştüm, dün bir gorille göz göze gelmiştim, bir ay önce deniz altında sarı benekli bir müren tarafından kovalanmıştım, iki ay önce zebra ve fil kovalamıştım, üç ay önce iskelede fokla çarpışmıştım, dört ay önce ofiste oturmuş yazı yazmıştım. Bu dünya o dünya mı? Aynısı olamaz. Aynısı ise ben neredeydim daha önce?

Büyülendim. Yanardağ bana büyü yaptı, kıpırdayamıyorum. Saatlerce uyku tulumuna sarılıp yer altındaki korkunç ejderhanın yer üstüne çıkışını seyrediyorum. Magmanın yükselip patlaması, sıçrayan lavların yeni desenler çizmesi, yanardöner çatlaklar, hareketli eriyiğin yüzeyinde iç içe geçen çemberler, oynak bir yapboz, birbirine değer değmez uzaklaşan ateşten yollar, parlak sarı-turuncu zikzaklar, sıçrayan alev topları, sönüp tekrar yanan binlerce ışıldak beni hipnotize etti. Mutfak kulübesinden yükselen kahkahalarla kendime geliyorum. Çinli kız ve Endonezyalı çift hariç grubun diğer üyeleri mutfaktaki ateşin başında oturmuş sohbet ediyorlar. Zirveye ulaştığımızda sadece on dakika seyrettiler, fotoğraf çektiler ve kulübelerine indiler. Sonra bir daha da gelip bu muhteşem doğa olayına bakmadılar. Bu tür insanları hiç anlamıyorum ve şu an yaptıklarını çok sığ buluyorum. Parasından vazgeçtim, büyük bir hevesle saatlerce meşakkatli bir yol katettiler ve şimdi kulübenin içinde oturmuş çene çalıyorlar, sabun köpüğü şeylere gülüyorlar. Bu tip insanların enselerine şaplak atıp “Ne yaptığınızın farkında mısınız? Paha biçilemez, hiçbir şeyle kıyaslanamaz ve geri alınamaz saatleri kaçırıyorsunuz. Poponuzu kaldırıp dışarı çıkın artık!” diye bağırasım gelir hep.

O gece Nyiragongo’da bir güzellik daha yaşanıyor. Endonezyalı genç adam diz çöküp kız arkadaşına evlenme teklif ediyor ve “evet” cevabı alıyor. Aktif bir yanardağda evlilik teklifi yapmaktan daha sıra dışı bir teklif şekli çok azdır. Kabanlarını çıkarıyorlar. Kızın üzerinde askılı çiçekli bir elbise, erkeğin üzerinde keten bir gömlek var ve çok güzel görünüyorlar. Titreye titreye poz veriyorlar, magma manzaralı nişan fotoğrafları çekiliyor. Çocuklarına, torunlarına, arkadaşlarına anlatıp ilham verecekleri, sıradan bir hatıradan daha farklı sıra dışı bir ana sahip oluyorlar. Volkanın kalbi, seven iki kalbin birleşmesine ev sahipliği yapıyor.

Gece yarısını çoktan geçti, saat 2 olmalı, 5’te uyanıp gün doğumunu seyredeceğim. Yalnız olduğumu fark edince kendimi bilim kurgu filminde hissettim. Yanan bir göl, kıpkırmızı bir duman, yükseklik, simsiyah bir hava, volkanın sesine karışan rüzgârın uğultusu ürkütücü gelmeye başladı. Kulübeme gidiyorum. İçerisi de buz gibi. Çantamdaki bütün kıyafetleri giymeme ve uyku tulumuna rağmen bütün gece titredim ve hiç uyuyamadım. Yan kulübedeki İsveçli benden önce uyanıp tepeye çıkmış. “Boşuna tırmanma, hiçbir şey yok.” diyor. Nyiragongo çok duman tüttürmüş bu gece, bütün dağ hafif kokulu bir sis içinde, güneşin doğuşunu görmemize izin vermiyor. Samosa, kek ve suyla kahvaltımı yapıp toparlanıyorum. Taşıyıcılarımız çantalarımızı sırtlanıyor, gün aydınlanır aydınlanmaz inişe geçiyoruz. Aynı yoldan iniyoruz ama dağın farklı bir manzarası, farklı bir tadı, farklı bir kokusu var ve tabii ki farklı bir zorluğu. Ayaklarımızın altındaki lav taşları inişte çok daha hareketli, her adımımızda aşağıya yuvarlanıyorlar, biz de sürekli kayıyoruz, özellikle ben, çünkü ayakkabılarım bu yürüyüşe uygun değil. Titreyen bacaklarımdaki son güç kırıntılarını kullanıyorum artık, iyi ki değnek almışım.

İki gün bize eşlik eden korucuları ve taşıyıcıları yol boyunca izliyorum. Başkorucu ve başrehberimiz olan Jilian gibi silahlı iki orman muhafızı, on taşıyıcı ve bir aşçı var. Çıkışta ve inişte hiçbirisinde en ufak bir yorulma belirtisi yok. Biz nefes nefese kalmışken onlar gayet rahatlar. Grubun en arkasındaki kişinin önüne asla geçmiyorlar. En yavaş yürüyüşçü durunca onlar da duruyor, sendelerse destek oluyor, düşerse kaldırıyor, icabında elinden tutup yürütüyor. Sessiz, mesafeli ve saygılılar. Gözleri çantasını taşıdıkları kişinin üzerinde. Bir şeye ihtiyacımız olduğu zaman dönüp bakmamız yeterli oluyor. Taşların üzerinden koşa koşa gelip çantayı açıyorlar, sonra tekrar sırtlanıp yerlerine dönüyorlar. Aklıma çocukken seyrettiğim bir film geliyor. Film 1940’ların Tanzanya’sında sömürge döneminde geçiyordu. Amerikalı birkaç kadın ve erkeğin Kilimanjaro’ya tırmanışlarını, hem iç dünyalarındaki hem de aralarındaki çatışmaları ve duygusal ilişkileri anlatıyordu. Bütün mutfak malzemeleri, kamp malzemeleri, kişisel malzemeler yerliler tarafından taşınıyordu. Yemekleri yerliler pişiriyor, çamaşırı, bulaşığı yine onlar yıkıyordu; ayakkabılar boyanıyor, rosto et gümüş çatal bıçaklarla yeniyor, çay porselen fincanlarda serçe parmaklar yukarıda içiliyordu. “Bütün işi başkalarına yaptırıyorlar, sonra da ‘Biz dağcılık yaptık, biz gezi yaptık.’ diyorlar, haksızlık bu!” derdim. Bizimki bu kadar lüks değil ama şu an için bırakın çantayı cebimdeki mendil bile ağır geliyor. İyi ki varlar!

Notlar:

– Parka ödenen ücret 300 USD, buna sadece zirvedeki kulübelerde bir gece konaklama dâhil.

– Sac kulübelerin içinde sadece iki adet mat var. Uyku tulumu yok. Elektrik yok. Su yok. Isıtıcı yok.

– Ücreti mukabilinde soğuk öğle yemeği paketi, su ve sıcak akşam yemeği de turun içine dâhil edilebiliyor.

– Kondisyonu iyi olmayanlar için goril ve yanardağ yürüyüşleri arasında bir gün dinlenmek şart.

– Lav gölünün en güzel görüntü verdiği aylar nisan, ağustos, ocak ayları.

– Zirveye yakın bir helikopter pisti var. Tırmanmak istemeyen zengin turistler, araştırmacılar ve kurtarma operasyonları için kullanılıyor.

– Goma’ya 20 km uzaklıktaki bir diğer aktif volkan Nyamuragira’ya tırmanış güvenlik açısından uygun olmadığı için şu anda sadece yanardağ bilimcilerin ziyaretine açık.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.