ZİMBABVE

Nerede kalsam, Harare’ye mi geçsem, güneye Great Zimbabwe Ulusal Parka mı yönelsem diye düşünürken arka koltukta oturan gençlerden tavsiye alıyorum. 2’si kardeş 3 kişiler. Mozambik’ten giysi vs satın alıp Zimbabwe’de satıyorlarmış. Hemen çantalarımı yükleniyorlar. Moz çıkış damgaları vuruluyor, Zim sınır kapısına doğru yürürken Facebook’ta canlı yayında hava atma fırsatını da kaçırmıyorum. Afrika macerasına başlayalı bir ay olmadan şımardım.

Nyanga şelalesini görmemi tavsiye ediyorlar, sınıra yakın. Victoria Şelalelerinin yüksekliği 300 m iken Nyanga 479 metreden düşüyor.

Zimbabwe sınır ofisindeki bu memurlar ilk kez hususi pasaport görmüşler. Vizeye ihtiyacım olup olmadığını konuşuyorlar. “Hususi pasaportum var, benden vize istenmiyor.” gibisinden şansımı deniyorum. Yarım saat kadar araştırma yaptılar, konuştular, tartıştılar, ne iş yaptığım konusunda açıklama istediler. Bir memur Türkiye’de bile ne olduğu hemen anlaşılamayan mesleğimi bir kâğıda açıkça yazmamı istiyor; biraz aksanımı anlayamadığı için, biraz da meraktan. Şeflerini çağırdılar ama sonuç değişmedi. 30 dolar karşılığı makbuz keserek vizemi pasaportuma yapıştırdılar.

Danford Chitate, John Çezimatı, Carilzai Çezimati… Bana eşlik eden yol melekleri olduklarından haberim olmayan 3 kişi. Danford sürekli gelip kontrol ediyor. Ben memurlarla konuşurken “her şey yolunda mı, seni merak ettik” diyor. Ve büyük bir sabırla beni bekliyorlar. İşleri varsa gitmelerini söylüyorum. Bekliyorlar. Onlar girişlerini çoktan yaptılar, çantalarımı yanlarından ayırmadan salonun diğer ucundan beni gözlüyorlar. 1 saat sonra benim de işim bitiyor. Hava çoktan karardı. Dolmuşa binip sınıra 15 km uzaklıkta olan en yakın şehir Mutare’ye saat 19.00’da ulaşıyoruz. Great Zimbabwe’ye giden otobüslerin sonuncusu saat 18.00’de hareket etmiş. Ne yapacağımı bilmiyorum. “Bu bölgede kalabileceğin emniyetli bir yer yok, seni şehre götüreceğiz.” diyorlar. Bir dolmuşa daha biniyoruz, Danford benim ücretimi de veriyor. “Nereye gidiyoruz, ne yapacağız, beni nereye götürüyorsunuz” sorularıma “Burası Mozambik değil, artık Zimbabwe’desin, güvendesin, endişe etme.” diyerek cevap veriyorlar. Gerçi ben Mozambik’te de rahattım.

Ana cadde üzerindeki Border Lodge’dayız. Yönetici bir oda gösteriyor. Balkona açılan cam bir kapı var, kapanıyor ama kilit yok. Endişemi dile getirince “Ne olacağını düşünüyorsun” diyor. Biraz huysuz, biraz muzip… “Balkona tırmanıp kapıyı açarlar ve beni kaçırırlar” diyorum. “25 yıldır buradayım, kimse kimseyi kaçırmadı, Zimbabwe’desin, güvendesin.”

Gençler beğenmediysem başka bir oteli daha kontrol edebileceğimizi söylüyorlar. Halim yok, yorgunum, başıma ne geleceği umurumda değil, bir an önce uyumak istiyorum. John balkon kapısını sıkıca kapatıyor, perdeleri çekiyor. Danford telefonumu şarja takıyor, oda kapısının kilidini kontrol ediyor. Telefon numaraları, mailler veriliyor. Saatlerdir bavulumu taşıyan, araçtan araca aktarma yaparken yalnız bırakmayan, yol paramı veren arkadaşlarıma teşekkür olarak kutu içinde kalemler hediye ediyorum. Türkiye’den getirdiğimi söyleyince çocuk gibi seviniyorlar. Melek olmak zor değil, hepsi bu. Saat 23.00…

Border Otel temiz, kahvaltı yok, banyo tuvalet ortak, 20 dolar. Bu civara yolu düşüp de sıkışıp kalanlara tavsiye ederim. Hava kararmamış olsaydı White Horse Inn’e gitmeyi tercih ederdim. Biraz şehir dışında orman içinde bir hotel.

 Saat 7’de uyanıyorum.  Alışkanlık oldu. Yıllarca beni yataktan sürükleyerek çıkaran anne babamın gözleri dolacak. Saat 9’da duş almak üzere koridordaki banyoya gidiyorum. Sıcak su ip gibi akıyor. Benden önce davrananlar depodaki sıcak suyu bitirmişler. “No worry, wait 10 minute” diyor huysuz ihtiyar. Biraz sonra gelip suyun hazır olduğunu söylüyor. Oyalandığımı fark edince de “hemen duş al ve odayı boşalt, temizletip başkasına kiralayacağım” diyor, çok da otoriter. Oysa ki otel sabah boşaldı. Çıkışta birlikte telefon kartı almaya gidiyoruz bir sokak satıcısından. Kaldırımda bir taburenin üzerinde oturan gencin uzattığı formu dolduruyorum, pasaportumu alıp fotokopi çektiriyor. Bugün pazarmış, hattım yarın açılacakmış. Huysuz yönetici hiç erinmeden beni bekliyor, gülümseyerek, şakalar yaparak. Bir taksi çağırıyor, vedalaşıyoruz. Önce Masvingo (maşingo) otobüsüne bineceğim. Sonra minibüsle Great Zimbabwe’ye. Taksi şoförü Ilyias otel yöneticisinin yaşlarında, onun da beyaz sakalı var, aynı boyda, aynı şekilde. Birçok yaşlı erkekte bu sakaldan olması dikkatimi çekiyor. Aposthol Kilisesine bağlıymış. “İslama çok yakınız, biz de Ramazanda oruç tutuyoruz.” diyor. Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine inanmakla birlikte ellerini alınlarına ve omuzlarına değdirerek haç çıkarmıyorlarmış. Dua şekillerini soruyorum. Kollarını yukarı kaldırıp avuç içlerini göğe uzatıyor. Diğer Hristiyanlar gibi ellerini çenelerinin altında kenetlemiyorlarmış.

“Nyanga’ya gitmediysen gitmelisin.” diyor. Victoria Şelalelerine gideceğim için listeden çıkarmıştım.” O zaman Bvumba’ya götürebilirim, dağlar ve manzara muhteşem, Mozambik’i ve gölü görebileceksin.” diyor. Tur yapacak ki para kazansın, ben zaten yoldan çıkmaya hazır. 20 dolarda anlaşıyoruz. Masvingo’ya birkaç saat sonra gitsem de olur. Doğa gerçekten muhteşem. Ne yazık ki yükseldikçe sis çöküyor. İlyias’ın vaat ettiği hiçbir manzarayı göremiyorum. Benden çok o üzülüyor: “Ülkene Zimbabwe’nin ne kadar güzel olduğunu göstermeni istiyordum.” Leopard Rock Hotel’e çıkıyoruz. 1920’lerde bir İngiliz tarafından inşa edilmiş küçük bir yapıymış, ormanın ortasında, büyük bir otele dönüştürülmüş. Klasik İngiliz tarzı döşenmiş, orjinalliğini koruyor. Henüz küçük bir yapı iken sahibi leoparları beslermiş, çok sayıda leopar otelin etrafında toplanırmış, ismi buradan geliyor. Leoparlar iklim değişikliği nedeniyle Mozambik tarafına geçmişler. Duvarlarında eski fotoğraflar… Krallar, kraliçeler… Zimbabwe’nin altın ve elmas madenlerini bu odalarda paylaşıyorlardı herhalde.  İçim buruldu yine, çıktım. Lesotho’daki şaman “Çok düşünme” demişti, demesi kolay.

Tony’s Coffee House dönüşte uğrayıp pasta ve kek ziyafeti çektiğimiz yer. Mutlaka gidilmeli. 12 dolar bir dilim kek için çok fazla ama değer. Kahve, pastalardan daha lezzetli. Yerel tohumlardan çekilmiş kahvenin ot, çiçek, baharat karışımı aromasını başka hiçbir yerde tatmadım. Tony bu civarda çok meşhur. Hikayesini onun ağzından dinlemek isterdim. Şu an müşterilerimle ilgilenmem lazım, daha sonra gel uzun uzun sohbet edelim diyor. Çok nazik ama çok da profesyonel. Yoluma devam edeceğimi söyleyince, kendisini affettirmek için, yazdığı pasta kitabını ismime hitaben hediye ediyor.

Hava sisli olduğu için dağ manzaralarını göremedim. Iliyas bir dahaki gelişimde bana ücretsiz tur sözü veriyor. Bu bonusu benim yerime siz kullanmak isterseniz telefon numarası 00263772516808.

Mutare’ye doğru dönüşe geçtik. Yolda sırtına sarangla bağladığı bebeğiyle bekleyen bir kadın gördüm. İlyas’a onu da alalım diyorum. Kadın sevine sevine valiziyle birlikte arka koltuğa yerleşiyor. Eşi kreşte öğretmenmiş. 45 yaşında ve 25 yaşında bir oğlu ve 1 yaşında bebeği var. Güney Afrika Cumhuriyetinde bir lokantada çalışıyormuş. Şimdi Victoria’ya gidiyor. Çok uzun bir yolu var. Kreşin yerini gösteriyor. Bir tepenin başında Mozambik manzaralı enfes küçük bir yapı. O kreşte gönüllü çalışmaya razıyım.

İstasyona geldik. Büyük otobüsler ve küçük kombiler mevcut. Masvingo’ya, Harare’ye, Nyanga’ya buradan gidiliyor. En az 4 saatlik yol için büyük otobüsü tercih ediyorum. Ama Ilyas ve misafirimiz otobüsün boş olduğunu, dolmasını bekleyeceğimi ve karanlığa kalacağımı söylüyorlar. Öte yandan combi (minibüs) yolcularını almış hareket etmek üzere, ona binmemi tavsiye ediyorlar. Hemen tavsiyeye uyuyorum. Önde oturmak istediğimi söylüyorum, bir genci kaldırıp arkaya alıyorlar. Muthare’den Masvingo’ya 100 Zimbabve doları, ek bavulum olduğu için 200 dolar. US dolar ile Zimbabwe doları eşit. O nedenle Zimbabve bana pahalıya patlayacak. US dolar olarak tedavüldeki en yüksek meblağ 5 dolar. Özellikle 1 dolarlar o kadar yıpranmış ki neredeyse kirli sarı bir hamur kağıda dönüşmüşler. Başka hiçbir ülkede geçerliliği yok. O nedenle Zimbabve’yi terk etmeden bu paraları elden çıkarmak gerekiyor. Hareketi beklerken birisi “Nyanga’ya gittin mi?” diyor. Eğer bir kişi daha Nyanga derse pılımı pırtımı toplayıp Nyanga’ya gideceğim.

Yanımda iki çocuk babası Dazzy oturuyor, onun yanında da şoför. Yola yayılmış inek sürülerini görünce yavaşlıyor. Şoföre soruyorum: “Bunlar ne?” “İnek” “Hayır, Afrika trafik lambası” Kahkahalarla gülüyorlar. Zaten gülmeye hazırlar.

Yolda bir yerde yolcu almak veya indirmek için durunca satıcılar hemen aracın etrafını  sarıyor. Afrika’nın adeti böyle. Bu satıcılardan bir kadının elinde küçük poşetler içinde ince kollu bacaklı bir şeyler var, bir iki  tane de kırmızı acı biber atmışlar. Böcek galiba. Hayır değil, kuş. 5 cm boyunda. Sanki cenin gibi, gözleri kocaman, gelişimini tam tamamlamadan alınıp kızartılmış gibi. “Shini Birds, küçük boyutlu bir kuş çeşidi” diyor Dazzy. Bıldırcın gibi lezzetli mi acaba? Hemen iki minik poşet alıyorum. Başı, kanatları, çırpı bacaklarıyla olduğu gibi ağzıma atıyorum. Şoför yiyor ama Dizzy yemiyor. Bıldırcın kadar lezzetli ve etli değil. Galiba iç organlarıyla birlikte kızartılmış. Macera olsun diye değil, açlıktan yiyorum.

Masvingo’ya geldik ama geç oldu. Bir taksici damlıyor, gideceğim yeri söylüyorum: “Great Zimbabwe”. Dazzy’ye  soruyorum: “Bu adama güvenebilir miyim”  “Evet, onu tanıyorum, güvenebilirsin.” diyor. Sanki Dazzy’yi çok iyi tanıyorum da! Yarım saatlik yol sonunda beni otele bırakıyor. İçeri giriyorum. Bir kişilik oda 120 dolar. İndirimli kahvaltı dahil 80 dolar. Bu işte bir iş var. Bu kadar pahalı olmaması gerekirdi. İsmi kontrol ediyorum. Great Zimbabwe Hotel. Yanlış yerdeyim. Benim otelim Great Zimbabwe Campground Lodges. Resepsiyondaki adam hiç sıcakkanlı değil. “Sizin oteliniz 500 metre ileride” diyor. Dışarısı orman ve zifiri karanlık. “Nasıl gideceğim bu karanlıkta?” diyorum, “Çok uzak değil.” diyor duygusuzca. “Mümkün değil, beni bir araçla transfer eder misiniz ücreti mukabilinde?” diyorum. “Aracımız yok.” Yalan söylüyor. Kapı önünde otel logolu araçlar dizi dizi. Güvenlikçi genç ben seni bırakırım diyor ve çantamı başının üzerine alıyor. Patika yola çıkıyoruz. Zifiri karanlık. Yanında lamba var mı diyorum. Gerek yok diyor. Ama ben senin Afrikalı yeteneklerine sahip değilim ki! Gözlerim görmüyor, kulaklarım duymuyor, adımlarım korkak. O rahat rahat yürüyor, bense adeta körüm, çukurlara düşüyorum. Telefonun ışığını açıyorum. Ormandan çığlıklar yükseliyor, sağımızda solumuzda hareketler. “Maymunlar” diyor. “Başka vahşi hayvan var mı?” “Sometimes.” Hemen biber gazı tüpünü çantamdan çıkarıyorum. “Geri dönelim.” “No worry, I protect you” “Silahın yok ki! Nasıl koruyacaksın?” “No worry, protect you” Hayatımın (şimdilik) en ürkünç 500 metrelik yolunu yürüyorum. Kolum yukarıda, elimde biber gazı tüpü, parmağım tüpün kapsülünde hazır. Aslanların gözüne biber gazı sıkacağım!

Otelim parkın içinde. Parkın giriş kapısına geldik ama kimse yok. Islık çalıyor, bekliyoruz, yok. Işık yok, ormandaki vahşilerin dışında varlık yok. “Geri dönelim, korkuyorum.” Çalıştığı oteli kastederek: “Ne yani, o otele 80 dolar mı vereceksin?” Şu an bin dolar bile verebilirim! Ürkünç 500 metreyi tekrar yürüyoruz. Otele geri dönüyoruz. Güvenlikçi resepsiyonistle konuşuyor. Adam bir yeri arıyor. 15 dk sonra beni almaya geleceklerini söylüyor. Daha önce neden aramadın be insafsız! “Daha önce aramalıydınız, ormanda yürümek zorunda bıraktınız, çok tehlikeli” diye fırça çekmeye çalışıyorum kendimce ama çok umursamaz. Yarım saat sonra birisi arabayla gelip beni parkın içindeki hostelime teslim ediyor. Neredeyse gece yarısı oldu. Çok açım ve yanımda minik kuşlardan ve bir parça ekmekten başka bir şey yok. Lokanta kapalı. Kuşlardan bir tanesini alıp ekmek arası yapıyorum. Açken sen sen değilsin!

Great Zimbabwe Campground and Lodges parkın içinde hükümete ait bir konaklama  tesisi. Çok bakımlı değil ama temiz.Wifi yok. Market yok. Lokantada yemekten başka çare yok. Ama bana ayrılan ev (ki tesiste benden başka misafir yok.) iki odalı, dört yataklı, iki banyolu, mutfaklı, buzdolaplı, tvli, varendalı. 30 dolar. İki yağda yumurta, 1 sığır sosis, kuru fasulye, çay, kahve ve 3 dilim kızarmış ekmekten oluşan standart İngiliz kahvaltısı 5 dolar. Bal isterseniz hemen geliyor.

Burada sabah kapınızı açınca kedi köpek yerine maymunları görüyorsunuz. Ama çok ürkekler, hemen kaçıyorlar.

Kahvaltıdan sonra kalıntıları ve köyü görmek üzere 15 dakika yürüyorum. Girişte bilet kesiliyor, 15 dolar. Bileti saklıyorum. Gün batımını izlemek için tepeye çıkmak üzere tekrar giriş yapacağım. Köyde kimse yaşamıyor. Park görevlisi birkaç kişi turistler isterse dans ediyorlarmış. Ama şu an hasırların üzerine uzanmış mesailerinin bitmesini bekliyorlar. Parkta benden başka yabancı yok. İlgi çekici bir şey yok, ağaçlardaki maymunları seyrederek evime dönüyorum. Yolda başında park görevlilerinin beklediği  ölü bir antilop var. Parkın en yaşlı antiloplarındanmış ve 15 yaşındaymış. Görevli eliyle hayvanın bedenine dokunuyor ve bir iki saat önce öldüğünü söylüyor. Sonra bacaklarından birisini yukarı kaldırıp karnındaki keneleri gösteriyor. Onlarca kene hayvanın kanını yara içinde bırakmışlar. Keneler canlı. Bir tanesini çekip çıkarıyor. “Yapma, tehlikeli, benim ülkemde her yıl birkaç kişi bu yüzden ölüyor.” diyorum. “Bir şey olmaz, yapışırsa çekip çıkarırım.” diyor. Keneler o kadar güzeller ki, parlak fosforlu karışık renkli ama düzenli desenleri var. Afrika’nın keneleri bile rengârenk.

Write A Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.